21 Aralık 2015 Pazartesi





Yanlış anlaşılmaktan daha zor bi gecenin devamını getirmekten daha zor olan, onu düzeltme ihtiyacı duymaktı. Kendinden uzakta bi yerde, kendinden daha yanlız olduğunu düşünmüştü. Rob, lümpen biriydi. Boş beleşti, "Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım" diyen bi adamın yazdığı şu metne inanırdı.

"Çünkü müphem bir his bana, kim olursa olsun bir insanı tamamen gördükten ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra, ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamayacağını fısıldıyordu. Halbuki ben bu kadar hakikatsever olmak istemiyordum. Hiçbir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına tahammül edemiyeceğimi anlıyordum. Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?"

Rob daha yeni yaratılmıştı. Her hoşçakallıklarla dolu insan gibi keşkelerle yaşardı. O, bu pek bi zor hayatın içinde, eminim çok kolay ölürdü, sinir bozardı. Hissizlik anları vardı. Çoğu zaman miskin yada ahmakça uyuyakalırdı. Biri onu dürttüğünde, afallardı. Bilinçsizce üzülürdü bazen, kimse ona samimiyetsiz demezdi, ama biraz şeydi.

Bi kere çukura düşmüştü, çok ağlardı. Çukurlardan korkar, üzerinden atlayamaz, etrafından dolaşırdı. Terlerdi, hastaydı az.

Bi gün, bi dekadans çukurunun önünde durup, boğulmadan esen tozlu rüzgarı yoktu; çok sıcaktı; yaprak kımıldamadı; başı öne eğikti; umutsuz ve açtı; kendinden çok verirse, geldiğinden az giderse herşey, düşerse ufunete, garip bi garip fecaatın içinde, sevmekti, akıl karı yada pek karlı bişi değilde, ne, çok karmaşık değil, bi çukurda, bi çukurdan çıkmak istemeden düştü çukurun peşine. Buldu onu. Dizleri kanadı. Ağlardıda, ağlamazlıktan geldi. Ama bağırarak düştü o gün.

İnsan, insanın alametiydi o zamanlar. Sitem duyardı, ama daha fazla kendine. Onu suçlamak kolaydı, çünkü umarsızlıklara bürünürdü.

Altı gün sürdü. Masaldan inip eşeğe binmesi. Şanssızdıda, hep imamın karı boşadığı zamana isabet ederdi basiretsizlikleri. Garipti, venüsün gölgesinde ki umudu. ''Ve başının içi cenaze'' oldu.

Fotoğraflarla yaşardı Rob. Kendisi dışında bi göz onu takip eder, onun görmediklerini görür, duyar, hisseder ve zamanı geldiğinde ona bunları anlatırdı. İnsan, kendine bi insan bulmalı ki, yaşamla arasındaki kavgayı ona anlatabilsin derdi. O, görebileceği en güzel fotoğrafı buldu.

Renkli ve siyahi günlerin sonunda hep fotoğrafa bakar, içinde oluşan yuva duygusuyla hiç olmadığı kadar derin uyurdu. Ama yinede huysuzdu.

Bilirdi, bilmezden gelmeyi severdi. Hayran kalmayı hiç istemezdi. Bütün düşün dünyası başına yıkıldı. Yine boş beleş bi ukalaydı. O an bi insan uğruna ölmeye hazır hissetti. Yalan söylüyordu bilmezdi, insan neden öldürürdü sevdiğini?


6 Aralık 2015 Pazar











insan, anıydı.
an, anın içindeydi. 
yanlış hatırlıyorsa akşam üzeri gibiydi. 
yazın ve günün sonu aynı güneşle batıyordu üstüne.
olması gerektiği gibi maviydi her şey. 
yanlış hatırlıyorsa iki sene önceydi.
ağlamalardan bıkıp, ufunet içinde kendini sağaltacak bir karın boşluğu aradı. buldu. 
aynı akşamın altında, bir çadırın önündeydiler. denizden yüksekti, ağaçlardan alçaktı. 
ara ara durup, gülümserlerdi. eğlenmek istemiyorlardı. 
serindi hava. susadılar. sigara içmiyorlardı. 
kız yüzmeyi teklif etti. yüzdüler. 
hava karardı. üşüdüler. 
insanlardı tabi, hikayeler bilirlerdi, saçmaydı.
inanmazlardı pek.
ikna ederlerdi birbirleri, anlamazlardı.
dururdu.
sevişmeyi düşündü. sevişmediler.
hay aksi.
her şeye rağmen, hikaye anlattılar birçok. dinlemediler.  
ağaçlar eğilirdi üzerlerine.
yalnız kaldılar. arkadaşları geldi. gitmediler.
gece uyudular. sabah kalkıp tekrar denize girdiler.
soğuktu su, kum yapışırdı vücutlarına.
birbirlerini izlerlerdi, anlarlardı.
ne olması gerektiğini bilirlerdi, her insan gibiydiler.
ışık güzel yerden vurdu, sudan çıktı, bişiyler yazdı.
güzel fotoğraftı. fotoğraflar görürdü.
sevişmeyi düşündü. sevişmediler.
hay aksi.
her şey, olmaz ya hani, o kadar yumuşaktı ki.
olmazdı da, her insan gibiydiler.
ki her şey o kadar da karmaşık değildi.
belki zor olabilirdi.

28 Kasım 2015 Cumartesi





şehre, 
gecenin karanlığının çöktüğü, 
bir o kadar gece olan denizin; 
bir o kadar dalgalı suyundan, 
sırtımı sana verip, 
geldiğim yere geri dönmenin; 
bir o kadar karanlık suya düşmüşte çıkamıyormuş; 
bir o kadar gecede boğulmuyormuş gibi, uzağa; 
tüm biçare ruhların olduğu, 
bir o kadar uzağa; 
beklemeye ve yorulmaya; 
pisişik güçlerden yoksun, ruhsuz; 
bir o kadar tehditkar yanlıza, hiçliğe; 
garipliğe ve masumca; 
kimsesiz kalıp göğe; 
hiçlik, az önce gibi; 
edaya ve gülümsemesine;
az önce gibi
bitmemiş günün yorgunluğuna;
bitmiş gibi, düşünceye;
düşünce zafiyetlerine, umutsuz;
ama bizsiz değil.



221115

10 Kasım 2015 Salı






Gregor Evdeki Gergedan 



doğru dürüst yaşayamayan idim.
zaman yaşamak için geçti.
yetmiyor, yetinemiyor idim.
belki bana öyle geliyordu.
o sıra geldi.

sanırım onu ben getirdim.
ya da o beni takip etti.

yeniktik, yeniktim. istenmiyor, farkında değildim. istemiyor ve bunu biliyordum. hepimiz yamyamdık.

geldi ve yerleşti.
temmuz ayı idi.

çizdiği sınırları zorlamadığınız sürece sorun yoktu.
üstüne gitmemeniz, yoklamaya çalışmamanız yeterliydi.
kimseyle görüşmek gibi bir derdi yoktu.

üstüne gittiğinizde kaçardı.
biraz daha zorladığınızda uyarırdı sizi.
bir adım sonra onun sınırları içerisindeydiniz. (kolay gelsin.)

bu durumda o da sizin hayatınıza girmiş olurdu.
rüyalarınıza da. 
(daha da kolay gelsin.)

ve kaybolacağımı biliyordu.
bu da ayrı.
yalnız kalacaktı. yalın ayaktı.
bunu da biliyordu.

kucağımdaydı. saçını okşuyordum.
bu kimsenin umurunda değildi.
kendisinin de.

ben dışarı çıktım.
barmen sordu:
“ne içersin?”
“uyku”
yoktu.

geldiğimde ortalık dağılmıştı.
alındı. iki gece gözükmedi. utandım.
bir daha yapmadı. yapmadım.

ne oldu?
bilmiyorum. ben öldüm.




Gregor Evdeki Gergedan 

21 Ekim 2015 Çarşamba




Sez

İnsanın içindeki, kendinden kaçma isteğinin beni getirdiği yerde, aslında bunun asla gerçek olmayacağı güdüsüyle dolu orman tasfirinin içinde kaybolmuşa benziyordum. Eskiden, gözüme herşeye kadir ve olabildiğince ulu görünen, çevresindeki ağaçların arasından sıyrılıp göğe uzanan kayalardan birinde oturduğumuzda çektiğim fotoğraf resmoluyor zihnimde, geri kalan tüm doğanın üzerini örtercesine. Aynı anın içinde, senin bedenin dışında varolduğum fikri canımı yakıyor. Ama ardından vuku bulan, yanlız olduğun yerde yanlış olan bilinç altında ıslanmak gerçeği.. Buz gibi. Uçsuz bucaksız, kurak ve bereketsiz topraklarda, daha önce kimsenin keşfetmeye cüret edemediği his deneyimlerinden birine vurup geri seken bedenin, asfaltta sürüklenen sabun gibi, önümde, eksilen yada giderek kimliksizleşen bir insana dönüşmeye giden yolu aydınlatıyor. Ah o insanın içindeki yalnızlık hayvanı! Ah o zavallı! Mesafe ve ihtimaller kisvesi, insansız ormanları vadeden uzun boylu çam ağaçlarının arasından yükseliyor kurt ulumaları ve yarasa çığlıklarına bulanarak. Kaçarak uzaklaşmak, bizim dışımızda, yaratıldığına ikna edildiğimiz tüm kozmostan. Evde bekleyen dertlerden, betondan, aramızı dolduran tuzlu sudan, kendimizi varetme çabamızdan ve yadsıyamadığımız yassı gerçeklerden kaçarak uzaklaşmak, içinde yenilmeyen duygular barındıran ormana ve serin esen poyrazı ardına alıp, senin dalgalı saçlarına.

R.

14 Ekim 2015 Çarşamba





Robinson Stanley'nin Yaşam Müdahalesi


Bi adam ekmek kabuğu çalmaktan tutuklanıyor, kendini, "ben ekmeğin yalnız kabuğunu severim" diye savunuyor, bu arada, çeşitli dükkanlardan son zamanlarda rozbifin yalnızca köşesini çalıp kaçan hırsız olarakta teşhis ediliyor. Suçlu Robinson Stanley, duruşmaya çıkarılıyor, sert bi yargıç onu beş yılla on yıl arası (hangisi önce gelirse) ağır küreğe mahkum ediyor. Stanley zindana atılıyor, ceza hukukunun o çağa özgü aydın ilkeleri doğrultusunda, hücresinin anahtarıda yok ediliyor. Stanley üzgün ama kararlı, özgürlüğe doğru tünel kazmaya koyuluyor. Kaşıkla kazarak zindan duvarlarının altından geçiyor ve devam ediyor... Kaşık kaşık Glasgow'un altından geçip, Londra'ya varıyor. Liverpool'un altından geçerken bi ara yeryüzüne çıkmayı da düşünüyor ama tünelde kalmayı tercih ediyor ve Londra'ya doğru yola devam ediyor. Oraya vardığında Yeni Dünya'ya doğru yola çıkmak üzere olan bi şilebe kaçak biniyor, yol boyu yeni bi hayata başlamanın hayallerini kuruyor. Bu sefer... Bi kurbağa olarak.
Boston'a vardığında Stanley, Margaret Figg'le tanışıyor. Figg bi öğretmen. En büyük marifeti ekmek pişirmek ve sonra onu başına koyup taşımak. Stanley bundan çok etkileniyor ve onunla evleniyor. Birlikte küçük bi dükkan açıyorlar, sonu gelmez bi anlamsız faaliyet içinde, posteki ve balina yağı ticaretine girişiyorlar. Dükkan çabucak iş yapmaya başlıyor. 1850'de Stanley, zengin, eğitimli ve saygın biri olup, karısınıda koca memeli bi kadınla aldatmaya başlıyor. Margaret Figg'ten olan oğullarının biri normal, öteki gerizekalı, hangisinin hangisi olduğu pek belli olmuyor, ancak biri her ikisinin eline birer yoyo verirse anlaşıyor. Stanley'nin küçük ticarethanesi gelişip dev bi modern mağaza oluyor, seksen beş yaşında çiçek hastalığı ve kafasına yediği kızılderili baltasının ortak etkisinden öldüğünde, mutlu bittiğinden emin olduğu bi hikayenin sonunda olduğunu anlıyor.

(Not : Stanley'i sevimli bi karakter olarak çizmeyi unutma.)

13 Ekim 2015 Salı

Haaaa taslak 


Hiç bir zaman olmak istemediğim yerde zamanın daha hızlı geçmesini beklemeyi kabul etmedim. 
Ahmak nezaketine inanmadım hiç.
Gerçekğin, gerçekle iç içe olanın, orda gözler önünde duranın, orda gözler önünde durduğuna inandım.
Mesela hiç bir zaman demokrasinin bizim, bizi yönetebilmemiz olduğuna inanmadım.
Aksine demokrasinin, birilerini, onları yönetmeye ikna girişimi olduğunu düşündüm.
Evet, demokrasi insanları yönetilme şuuru etrafına toplayıp; onları kimliksiz, eşit ve erimiş bireyler olmaları için ikna eden, pratik olarak çok basit -hepimizin kabul edebiceği kadar- ama teorik, disiplinel ve ekonomik alt yapısı itibari ile bir o kadar karmaşık -hiçbirimizin anlayamayacağı kadar- bir kolektiftir.
Temelde, yönetmeyi hedefler. 
Ve günün sonunda ortak müşterekte buluşmak zorunda kalan iriyik birey, asla memnun olmaz. 
Ancak ve ancak, demokrasi mutlak ahlaka sahip toplum için.
Yinede söylemeyi denediğim şeyi tekrar denemek istiyorum; demokrasi, özgürlük değildir, özgürlüğün kıyısına dahi vuramaz. 

Bize hep tarihi bilmeyi ve tarihi bildikten sonra yorumlayarak, önümüze konan samanlardan birini yemeyi söylemiş olacaklar ki, içgüdüsel olarak demokrasi yandaşı olarak bireyselleşiyoruz. 
Ancak ve ne yazık ki, tarih, yorumlanabilecek, belirsiz bi kavram değildir.
Tarih buz gibi gerçektir, çünkü içinde milyarlarca ölüm, katliam ve sömürü vardır.
Tarihin gülümseten tarafı dahi, savaşları kazanmaya tabiidir.
Savaş kazanmak, savaşmış olma ayıbını örtmez.
İşte bizim içi saman dolu, sözde savaşmama halimiz olan "demokrasi "; savaş olgusunu yok etmedi, aksine, onu farklı platform ve pratiklere evirip yaygınlaştırdı.
Kesinlikle, demokrasi, samandır. 
Kolektif bir şuur sanarak, vatandaşlık görevi bildiğimiz şey, sadece kaliteli bir boyun bağı.
İnanın bizim eşitlik kabiliyeti olarak gördüğümüz şey, dünyadaki diğer tüm sistemler gibi "insan" kavramını, içgüdüsüz ve sanatsız bir meta olarak kabul edip, bu ideaya sırtını veriyor. 
Ve tabiki insan, betonun yeşili delmesi gibi tüm sistematik girişimleri çatlatıyor ve kullanılmaz hale getiriyor.
İşte bu ülkeye olan şey gibi.
Demokrasi bazen, ölmek için yiyen ve yedikçe zevk alan, iri, dişlek bir yaratığın kendine verdiği zararı anımsatır ve koca bir prangaya dönüşür.
Çünkü insan bağlı kaldığı ve içinde olmakla övündüğü bu sistemi, menfaatleri uğruna kimliksizleştirip istediği algı biçimine sürükler.

Demokrasi, lanetlenmiş bi manstürbasyon tipidir, kendini tekrar eden periyodik ve benzer hareketlerle, farklı ve kaotik gibi görünen ancak bir öncekinden hiçte farklı olmayan bir haz durumu içerir. "Herşey değişebilir" - daha iyiye - der, sonra ekler "ama değişmedi".






9 Eylül 2015 Çarşamba







An, anın içindedir.

Yanımdasın ve yürüyorsun. Yolumuz çaresiz bi rönesans, vadediyor dünyevi olmayan şelaleleri. Küçük ve büyük kayaların gökten indiği okyanus sahillerinden birinde. Birbiri olmadan anlamsız kılınmış yaratıkların yaşamları arasındaki denge. O dengenin yarattığı bilinç yükseliyor göğe, ellerimizin ve dudak kıvrımlarının birbirine değdiği, poyrazı en hafif hisseden ege kıyısında. Düşüncelerimiz arasında bi kaç santim yada bi kaç ışıkyılı var varsayımsal olarak. Ama metaforların yeri yok, akşam güneşinde gözümü alan gözlerinde. Yanımdasın ve yürüyorsun. Yapma bunu, kaybedilmiş herşeyin bulunabileceğine inandırıyorsun beni, sana rağmen. Toprak biraz ıslak olmalı ve soğuk olabildiğince, ağaçlar üzerimize titriyor, senle yok olamamanın verdiği paradoksal vicdan azabı. Gece, yıldızlarla ilgili değil yada göktanrıyla, gece, daha yakın görebilmem için bi örtü üstümüzde seni. Azap dediğim, midemde oluşan dünyayı fethetme isteği. Dönüşmek koca bi samanyolunun içinde hatrı sayılır bi meteora. Ve dünyanın başına gelebilecek en berbat şey olmak. Kalbinin orta yerine koca bi delik açmak. Tüm insanlığın ağlaması ve senin gülmen, yüksek bi tepede biz kozmosu ve onun kaosunu izlerken. Yanımdasın ve yürüyorsun. Anlam veremediğim kalabalıkların anlamsız inançlarının hiçbirine çarpmadan oluşturuyoruz kendi dinimizi. Herşeyin dışında,  içinde herşeyin, bi pagan deliliği sana uzun süre bakmak, unuttuğum bi gayb aleminin en yakın mesihi. Yalnızca yanımda yürüyorsun. Bu beni yeteri kadar yalnız kılıyor. Aksi, zaten koyu bi dekadans çukuru gitmen. 

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Taslak metin

Cümle kurma şeysileri


Kaybeden insanlar. Eğlenmek ve kaotik zırva müziklerin içinde. Bunun dışındayken acizlik yüzüne çarpıyor insanoğlunun.

İnsan, düşün selidir.

İnsan, anıdır.

Mutluluk, anlık ve durgun olmayan deniz suyunda değil, anlık ve durgun olan anılarda.

Müzik sesi yükseldikçe arşa, düşün denizi bulanıyor.

Müzik, imajı var eden, ardından objeyi hiçleştiren, ve yalnızı kalabalık hissettiren.

Renkler, ışıktan bağımsız.

Bilinç bi toz bulutu gibi şehrin üzerine çıkıp, güneyden esen rüzgara bulandığında, müzik, evren oluyordur.

Bi adadaysanız ve etrafta çok insan varsa, yüzmeye koyulun.

Sarhoş beden, umutsuz eğlence, garip gülmece umudu, kadın derisi ve farkına varılamayan sabah uyantısı.

İnsan, müziğin denetimi altında.

Uyuşma, kafada ve midede, sonrası zaten orangutan.

Pembe götlü şakak maymunları, yüksek ses yada üstüne düşünülmemiş müziğin üstüne düşen insan parçacıkları gibi.

Artık yüksekteyiz, hayrete düşebiliriz.

Yosmalık, müzik yobazlığıdır.

Sahilde erkeğini erekte eden fahişe. Yaratıcı, altındaki kumu bunun için yarattı.

Kadın beden; hiç vazgeçilemeyecek olan kara parçası.

Asla gözgöze gelmemen gerekenle gözgöze gelme, artık merak ikna edicidir.

Sıcak; yorar ve boğar.

Ahlak, kendi farkındalığını yaratıyor, ve çok keskin bi yol izliyor ahlaksızlık üzerine varolan, pisişik oğlancılık üzerine.

Ahlak, durgun göle batırılmış toplu iğne kadar var.

Ahlak, mutlak toplum için. Ahlaksızlık, muğlak toplum için.

İslam, günümüzün ve zamanın tümünde bi devrimi ve başkaldırıyı temsil ettiği için; günümüzün ve zamanın öteki edilen homo ve transeksüelleri İslami misyonerlik yapıyor olabilirler.




El ele tutuşmuş; ulu sayılabilecek anne, düşünce selinin ne olduğunu bilmeyen, bilmeyen, bilmeyen ve yine bilmeyen küçük bi kız çocuğu, ve evrenin en karmaşık yapısı, 1.90 boyunda bi transeksüel; el ele, aynı müziğin ritminde. Dünya garip şekilde. Bi nüans anlatabilir mi? Yada yaratıcı vahyedebilir mi ne olduğunu?











Yolun devamı. Sağ omuz başından aşağısı uçurum. Ve her zaman dünü hatırlatan toprak hareketi. Yer kıyamet gibi. Tepeler ve çorak araziler viyolonsel kıvrımları eşliğinde. Yeşil az yada ışık pek. Senden daha. Kumun içinde belirsiz duygu zırvaları. Gözlerim, sana varan evrenlerarası bi tahtravalli dün gibi. Kapanıyor. Ve bilinç sana varıyor. Engellemekten yüksünüyor deniz. Aramız hep bi deniz varsayımı. Hissizlik anıları denizi. Göz kapaklarım, sana varan evrenlerarası bi tahtravalli yine. Bu bi ada, ve dayanılmaz bi fikir barındırıyor yalnız olmak. Hiç farkına varamadık, patladı bi rönesans. Dağıldık ve dertsizdi başımız. Herşeye rağmen herkesin insandığı şeylerle sınanmaktan geri kalmıyoruz. Bu yüzden insanmadık mı? Bak bi tak üzerinde Luther King gelir bi gün. Ormandan. İnsandığımız yere. Ormandan. Biçimsiz bi varoluş, orman; tıpkı asimetrik insan gibi. Ormandan. Dediğim gibi ormana kaçacağız. Kaçtık çoktan varsaya varsaya. İnsandık bak. Büyük haksızlık; insanmak. Bu evrilmekler yada devrilmekler gibi değil. Bu bizimle ilgili değil. Sen. Venüs. Bide insanmak beni.

22 Temmuz 2015 Çarşamba




"Ve sancı, geç saatlerde."

Ra'nın güneşi üstümüzde ve pek kızgın davranıyor. Satirlerin bacaklarını hatırlıyor altımızda ki evrenlerarası tahterevalli. Şarap şelalelerine varasıya bi solucan deliği geçiyor denizden. Hırçın tanrılar ve bozguna uğramış kara hayvanları; nasılda hayran mercan adalarına! Korku! Şehvet! Ve intiharlara bulanık sazlıklar denizinden alınmış bi intikam! Hepsi bahsetmediğimiz kahkaha nehirden aşağı kayıp gidiyor! Yadsımalarla dolu günlerimiz oldu; ve hiçbiri yeteri kadar mutlu edemedi bizi. Huzurun soluğunu hissedemedik, güneşin kavurduğu çıplak ensemizde. Ne olması gerektiğinden emin değilim. Bilmediğim bi zaman ve tahmin edemediğim aptal algı biçimleri bunlar. Bana kalsa altımızda ki evrenlerarası tahtravalli yok etsin bizi, kendiyle birlikte. Ama tüm avrupa karşı bu duruma, çünkü köhne ve yobaz dinleri yığmışlar yalan ve kadınla. Ben ne idüğü belirsiz biri gibi gayet cahil olmayı başarmak istemiyorum ve zor geliyor anlayamadığım senle ve boş mideyle savaşmak, insan yaratmak istiyorum ben. Başka ve kahverengi olmayan bi toprak üzerinde; başka ve kahverengi olmayan bi çamurdan yaratmak insanı. Seni! Bu gökyüzünün gölgesi düşmeden yere, çünkü köhne ve yobaz dinleri yığmışlar yalan ve kadınlar üzerine. Olmak istediğim yerde olmak istemeliyim, biliyorum. Sende varmak istediğin yere varmalısın. Ama bu bi küre ve herşey çok zor - o kadarda değil. Hissizlik bi ördekgöleti su birikintisinde, ama sen zaten bunu biliyorsun. Şu halisünasyonal temmuz günlerinin halisünasyonal öğlen sıcaklarına inanmak istemiyorum. Karadan 15 bin ışıkyılı uzakta bi tanker görüyorum miyop gözlerimle, bakma bana öyle birazdan onun kadar yalnız görüneceğim karadan 15 bin ışıkyılı uzaktan. Herşey senle mi ilgili yoksa, poseidon'dan kaçmak mı zor? Tanrısal iradeye sahip olmayan bi karanlığa sahip gözlerin. Hiç bu kadar aciz ve hiç bu kadar kudretli hissetmedim. Ben! Sen mi? Sense herşeyden münezzeh.

"Ve sancı, geç saatlerde."


17 Temmuz 2015 Cuma





Çervemizde varolma süreçlerini kararlı bi mekanizmaya dönüştürmüş herşey bizimle ilintili. Ama öte yandan etrafımızda dönen hiçbir durumun bizimle bi ilgisi yok inanın bana. Hepsi birer illüzyondan ibaret ve hiçbiri bizim bilinç evrenimizi etkilemiyor.

Herşeyin dışında durup, olanı biteni izlemek; sistemin sorunsallarını saptayabilme yetisini vermiyor bize, sanılanın aksine. Ancak gerçekçi, zeki, ve soğukkanlı olmak bunu sağlayabilir.

Bi kadın, bi kadının ruhsal ve bedensel eksiklerinin ne olduğunu bilir, ancak bişiy yapmaz. Tıpkı tüm bizler gibi. Hepimiz, yaşam sürecimiz boyunca ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Nerde olmak? Kimle olmak? Ancak hayatımızı belirleyen kavramın, "orda olamamak"lardan geçtiğini fark edemiyoruz.

Bizim ne yaşayacağımızı bizim inançlarımız yada eylemlerimiz belirlemiyor. Sanılanın aksine, bizi yaşam sürecinde var eden şey, yapmadıklarımız yada dışarıdaki insanların ne yaptığı.

Başta da söylemediğim gibi, irademiz çok zayıf. Ancak yaşam havuzu çok derin ve küçük dünyamız bize yetmiyor. O yüzden, ilişkilerimizi ve sahtelenmiş soyut fikirlerimizi tinsel çelişkiler yumakları haline getirip, etrafı gereksiz sorumluluklar ve anlamlarla çevrili bi ölümü bekleme sürecine giriyoruz.

Gençler, genç yetişkinler; hiçbir şey onları tatmin etmiyor. Bilmek, onlar için bi gerçeklik algısı değil, bilmek yalnızca, basit kibrin ahmak alametlerinden biri.

Gençler birlikteler, ve fethetme güdüsü barındırıyormuş gibiler. Ama sanılanın aksine, hepsi birer kanser hastası. İçlerinde büyüyen "ben oradaydımcılık" hissi, popüler ikonların çığırtkanlığını yaptı kültür ve başkası olma arzuları yok ediyor - gençleri.

Şimdiden, olmayı istediğimiz ve kendimize ideal bulduğumuz insanlar gibi davranmaya çabalamasak mutlu olabiliriz. Hiç bi zaman Malcolm X olamayacağım, çünkü o, O.

Hayat bir varsayım olabilir. Emin değilim ama yüksek ihtimalle varsayım. Varsayımsal aşk, varsayımsal umut, varsayımsal kaybediliş, varsayımsal diriliş, varsayımsal meydanlar ve varsayımsal başkaldırılar. Hiç biri zaman ekseninde gerçek değiller. Eskiyip ölecek olan hiç varolmadıysa; varsayım kelimesini, yaşamın minvali olarak kabul etmek çokta büyük bi yanlış olmaz.

Biz anlamlandırmaları kabul etmek üzere varolmadık, benliğimiz, o varolanlara tekrar anlam yüklemek üzere burda.

"Doğayı insan şekillendirmez, doğa insanı estetize eder. Dünya tamamlanmamış bi 
taslaktır."







R.

3 Nisan 2015 Cuma


bu fotoğrafın aşağıdaki metinle herhangi
 bi metaforik yaklaşımdan ilgisi olmamakla beraber, 
her pikseliyle aşağıdaki metinle ilgisi vardır.
- george clooney -
fotoğrağın adı: doğuştan gelen biseksüellik 
olabilir.


CÜMLE KURMA DELENEMEMELERİ


ölürken doğarız dedi ne idüğü belirsiz biri -george.
bazı günleri sonu diğer bi günle başlamaz.
bu iş duracak bir gün ve ormana kaçacağız.
uzun boylu buğday tarlasında kovalayacağım seni ve dönüp dönüp bakacaksın orada mıyım diye. 
ben buradayım. güneş vuruyor ama yakmıyor. 
en makulü de. en maktülü de bu sanırım.
matruşka patates kafalı bebeklerin pazarlandığı bi pazarlamacıdayız
ve bi hayli müşkül durumdayız.
bu iş duracak bir gün ve ormana kaçacağız.
anlarsın işte, gelecek hakkında pilavlar yapmaya gerek yok.
zaten varsayımsal yada metafiziksel yada parafiziksel olarak beş yıl durur bozulmadan mutluluk.
saadetlerimiz.
bi de bitmek bilmediği gibi yitmek bilmeyen adetlerimiz.
müşerref oldum ilk kitabını okuduğumda.
zorunluluklarından kurtulan pireler gibi, ağır ağır develer.
her şey o kadarda karmaşık değil.
ama yinede çişini yapmadan girme sen tabuta.
heh işte bu iş duracak bir gün ve ormana kaçacağız.





R.
  

22 Şubat 2015 Pazar







Dünyayı tutkular döndürür.

Söylenebilecek her şey söylendi. Çünkü insan hayvanı, deneyimleyebileceği her hissi deneyimledi. Her dilin ve her edebiyatın kendine has retoriği, gerçekten kendine has. Bunların yanı sıra tüm dünya kültürleri yerinden kalkmayan bir pehlivantaşını anımsatıyor. Irklar, cinsiyetler, dinler, evrenler ve insan adına varolan her asli sanrı arasındaki mesafeler; -her şeye rağmen-  tüm o politikacı, siyasetçi ve sözde barış elçilerine rağmen gitgide büyüyor. Bu durum, dünyanın bilmem neresinde bilmem hangi halkın katledilmesine yol açsa yahut dünyanın tam aksi coğrafyalarının birinde, bilmem hangi milletin refah seviyesini arşa çıkarsa da; iyi tarafından bakıldığında bilinçsiz yada bilinçli insanların karar mekanizmasını rahatlatıyor ve onların düşün dünyasında hangi kültüre, edebi türe, aşka, heyecanın ne denlisine yada müziğin hangi türüne ihtiyaç varsa onu onla doldurmaya ve belki bir davaya inanmaya rask ettiriyor. Beklide o birey, o sanata yada olguya öyle anlam yüklüyor ki, o şey artık onun tutkusu oluyor. Ve emin olalım dünyayı tutkular döndürür.


Bahsetmek istediğim şey, bu tutkuların neden içimizde büyüyüp, bizi, bize dışarıdan bakmamız hususunda engellediği. 


20 Şubat 2015 Cuma






Anakerkilmek



Medeniyet öncesi patriarkal toplumların, kadın düşmanlığı içgüdülerinine göre, kadınlar içlerinde yaşayan ve Uterus -rahim- dedikleri şeytani bi ruhla yaşar.

Bu tanım, kadına karşı fiziki kadın düşmanlığını; metafizsel yahut tinsel bi inanış haline bürüyerek; bilinçaltına, sanki rasyonellik taşıyan  bi inanç sistemiymiş gibi sunar.

İnsanoğlunun neden bu tür refleks geliştirdiği ve sözde medeni olmayan yada şimdiki gibi sözde medeniyetin beşiği olan avrupa insanın bunu nasıl benimsediği, akıl alınacak cinsten değildir.

Bi diğer efsanede şöyle söylemez; insanlık tarihi boyunca, ahlaki çıkmazlarda söz sahibi olan genel insan portresi; erişkin, irade sahibi ve cinsel manada dişilik güdüsünü yitirmiş kadındır. Bu durumda Uterus'un şeytani kötülüğü hususunda, -ki bu ilk feminen başkaldırı fırsatını yaratan olaydır- kadınlara yapılmış bu yobaz haksızlıklar silsilesinin fitilini ateşleyen yine tanrı tarafından kendilerine haksızlık yapıldığını düşünen yobaz kadınlardır. Bu yobaz ve kompleksli kadınların isyanının, zalimliğe evrildiğinin kanıtıdır, tabi efsane doğru ise.

Erkek ırkı, her bi hayvan türünde olduğu gibi, doğuştan gelen içgüdüsel donanım konusunda dişisinden basit ve aptaldır. Ancak genç kadınların bu ataerkil düzen içinde bi hiçi temsil etmeleri, erkeklere sınırsız bi hakimiyet duygusu yaşattığı için cazip gelmektedir.

Sonuçta bi erkeğin hayatta erişebileceği en büyük ve gerçek mutluluk, bi kadının merak ve heyecanla ona bakmasıdır.

Hayatla kavgası olmayan bi, erkek evden çıkar -öte yanda kafasında seks vardır, otobüse biner -kafasında seks vardır, ülke yönetir -kafasında seks vardır, ibadet eder kafasında -seks vardır. Erkek utanç duvarları ve batık ego gemileri olan, korkak olduğu kadar kompleksli bi hayvan modelidir.

Ağlayan hayvanların, ağlamayla problemi olan tek üyesidir erkek.

Ve Avrupaya öykünen bi ortadoğu ülkesinde, cinsel içgüdülerini yitirmiş bi kadına - ihtiyara- duyulan saygı, nasıl olurda genç ve dünyanın daha fazla ihtiyaç duyduğu bi kadına duyulmaz.

Haaaa.

8 Şubat 2015 Pazar


                                                                         
ablukaaltı.


Küçük solucan delikleri oluşturan paralel evrenler. Hayatı daha kolay yahut daha zor kılabilirler. Hatta bizim daha mutlu olmamızı yada mutludan daha az mutlu olmamızı sağlayan senaryolar sayılabidirler. İnsan hayvanını her an cezbeden ve artık koşullu bir refleks halini almış merak duygusuna paralel giden bir ihtimaller bütünü; bir haritaya baktığımızda görünen yolları değil de, görünmeyen patikaları bulma hissi veren şeyle kapı komşusudur.

Belki bir solucan deliği, beklide avrupa insanının hala farkına varamadığı ama Zen’in öğütlediği alterego kontrolü. Dünyada tüm davranışlarından hukuki olarak sorumlu olan insan, çok aciz ve denizde ki pet şişeyi andıran bir portre çizse bile; kendini güçlü ve yeterli görüyor birçok şeye. Bu büyük ahmaklık.

Dünyanın herhangi bir yerinde, borsanın ufacık bir hareketiyle yerle bir olabilecek olan, ama bizim bu ihtimali göz ardı ettiğimiz ve istemsizce, matematiksel normlara dönüştürdüğümüz hayatımız, bizi yutabilir. Düşündüğümüzde koca bir makroorganizmayı yada stabil ve tavizsiz bir varlık olan dünya – hayat; bir yarış ve yolunun ne olduğunu midesinde hisseden bi ateri oyununun kahramanının bulabileceği bi kazanma hissi. Yalan söylüyorum, bi kitaptaki en devrik cümle. Haaaa.



1 Şubat 2015 Pazar


TÜMCE KURMA DENEMELERİ

İnsan bi kadının sıcak karın boşluğuna ihtiyaç duyuyor.
Lodoslu akşamdan hemen sonraları,
şüphesiz belli bi açıyla yüzüne vuran sarı sokak lambalarının altında, ben biraz vals bilirim viyanada, kulakların kızarmış çünkü boğazlı kazak giyiyorsun
Ama terlememişsin, çöl kadar kuru vücudun, vücudu.
Evde bekleyen dertler var, çünkü günler önce dediğim gibi aile boktur.
Anlayamadığım dünyevi durumlar var, bilmiyorum, insan nasıl yazmaz.
Ne kadar basit olursa olsun insan , ne kadar.
Sanat, abartıdan ve çelişki yumaklarında. Ben mi?
Sense herşeyden münezzeh.
Bilmiyorum görüyor musun? "Emin ol şuan yüzümde, tarifsiz bi gülümsemeye giden buruk bi Mona Lisa var. Ben yabancı değilim. Seni tanıyorum, sen beni tanıyorsun."
Hep derim hayat zor diye, yalan söylüyorum. Dediğim gibi güvenme bana, ben kendinden başkasını düşünmeyen biriyim,
Boş beleş bi ukalayım, dümbelekli ama dümensiz.
Nasıl susuyorlar anlamıyorum sosyal demokratlar?
Nasıl susuyorlar anlamıyorum müslüman alimler?
Aydınlar, ozanlar; susmayın cümleleriniz adına..
Çatal bıçak tanrılarınız.
Allahınız adına.
Yoksunluğu, yoksulluğu kabul etmek mi zor?
Bilmiyorum.
Çok rüzgar esti, döktü saçlarımızı.
Bi insan, hükümeti nasıl sever anlamıyorum mesela?
Lanettir ki o.
İçi irin dolu torbalar ve leş yiyicilerdir.
Anlamıyorum.
Bilmiyorum, nasıl methiyeler düzülüyor bu heriflere, nasıl gülüyorlar salya akıtarak. Tıpkı kuyruğunu kovalayan bi köpek gibi.
İnsan kesinlikle, bi kadının sıcak karın boşluğuna ihtiyaç duyuyor.
Lodos olmadan.
Kasırgada.
Bi zaman bulabilsek, yaptıklarımıza pişman olacağız.
Ama zamansızlıktan deliremiyoruz.
Yoksa çivimiz çıkmış belki, dediği gibi "Delilik, özgür bir kafanın yiğitçe çıkışlarıdır ve bu, yüce görülmedik bir erdemin ortaya attıklarıyla çok yakın kapı komşusudur".
Çok ayrı kaldık, ben ben değilim.
Tedirginim yok olup gitmekten.
Yalan söylüyorum, elbette yok olup gideceğim.
Ayakta duramıyoruz arasıra, ve hiç önemli şeyler söylemiyoruz.
Okuduğumuz kurgular, aslında kurgu değiller.
Ve hiçbiri kudüsü fethetmiyor.
Bişiy arıyorum, bu arabistanı anlayabilmek için.
Bi bal porsuğu yada ornitorenk.
İncir ağacından düşmemiştim ama "bişiy olacak" dediğimi hatırlıyorum.
Ve ormana kaçan atlar.
İnsan, bi kadının sıcak karın boşluğuna ihtiyaç duyuyor.
Mesele sermaye.
Para seni hapsetmesin sana.
Bilmek ve susmak suçtur.
Susan ozanlara hakkını helal etme, koşuşturmacalı kıyamet akşamında.
Topluca bi akşam yemeği yiyelim başbaşa.
Bilmiyorsun ama severim isim tamlamalarını.
Kırmızı perukla ve ormana kaçan atlar
Gibi gibi geldi gözlerimin altındaki şişler
Bi zınk vurdu şakaklarıma
Hemen altımdan kayayıyor halı
Bi vecd düşüyor gökten baş parmağıma, biz yüzyüzeyken
Elle tutulur gibi değildi ellerin
Sanırım büküyor zamanı
Atladığım secdeye, sert lodos kubbeyi yakın kıldı yere
Bi şaman var ve ormana kaçan atlar
Serçe parmaklarım açtı ahşap kapıları
Ve gördü gözlerim bahçedeki saçakları
Sevmediğim batık bi ada geldi aklıma
Ve gitmedi bi daha
İnsan, bazen bi kadının sıcak karın boşluğuna ihtiyaç duyuyor.
Ve rüzgar, döküyor saçlarımızı.
''Sancı geç saatlerde''.







Dua


Hep bir ağızdan bizi yaratan allahın adıyla;


Ay ışığının altında ezilmiş solgun yüzlü ecnebiler, venedikte şehirden ghettolara tecrit edilmiş tüm yahudiler, 69da David Gilmour'un ve tüm Rock'n Roll efsanelerinin çaldığı Gibson Les Paul marka elektro gitarlar, evrendeki tüm karadelikler, Orta Doğuda ki tüm Bahailer, Bodhidharma'nın tüm çatal bıçak tanrıları, führer gölgesinde ki sarı piçler, yılbaşında kesilen hindiler, Liverpool'da ki scouserlar, Teksas'ın bucaksız kurak toprakları, zimbambedeki tütün işçileri, mısır uygarlıkları, antik yunan filozofları, Wes Anderson'ın simetrik ve pastel skansları, Hitchcock'un kargası, James Joyce, Charles Dickens, Kafka, Zweig ve babaların babası Elvis Presley, hatta hepimizin kurduğu hayaller ve gecenin tüm ışıkları yüzü suyu hürmetine, bize ver.


















27 Ocak 2015 Salı







Sanrılar ve Sancılanmalar





Bilmediğimiz hayvan korkuttu bizi
Uzaktan görünür belki, ama
Bir cadının sivilceleri
Şapkasının altında tavşan yoktur ki
Cadı sevimli mi sevimli
Boyun eğersen tabi



İnsan iradesi, anlayabileceği yada isimlendirip, bir sınıfa iliştirebileceği olgular üzerinde tanımlanabiliyor maalesef. O yüzden insanlar, anlayamadıkları yada anlayamayacaklarını düşündükleri olgulardan korkuyorlar. Ama öte yandan en az bilgiye sahip oldukları hayatlar, fikirler hatta karanlıklar, ve tüm bunları zaman ekseninde öğrenebilecek olma ihtimalleri, onları yaşamaya motive eden şeyin ta kendisi. Bu insanoğlunun en cahilce, bir o kadarda bilgelik arzusu barındıran refleksi.

 Hazır olma hali.

İlk okunduğunda bir Zen terimiymiş hissi yaratan, hiçbir inanışta açık seçik gözler önüne serilmese de her inanışın özünde ve midesinde bulunan bir kavrayış durumu var bence. Kendi matematiğimle ve Afrika’nın güneyinde yapmadığım fotoğraf/keşif yolculuklarım sırasında edindiğim görülere dayanarak söyleyebilirim ki; olmak adına, söylenmiş tüm aforizmiz ve metaforik cümlelerin dışında bir yerde, yaşanılan süre içerisinde yaşanılabilecek her şey adına, insanın bulunması gereken en temel hal ‘’hazır olma’’ halidir.

Dünyayı stabil bir bulut yada devasa bir makroorganizma olarak görmek; dünyaya karşı hayvani özelliklerimiz hürmetine oluşturabileceğimiz en baba savunma refleksidir. Savunmak! Hepsini!  Ölümün ve gecenin karanlığını, kaybedilmiş her şeyin bulunabilecek olma umudunu, hiçbir şey olmadığında bile olan yüz binlerce şeyi…

Tüm politikaları, ihtilalleri, darbeleri, protestoları, baş kaldırıları, ayaklanmaları, kaosları, kavgaları, anlaşmaları, antlaşmaları, suikastleri, cinayetleri, savaşları yada barışları; bunların hepsini, daha büyük bir senaryonun küçük puzzle parçalarıymış gibi hissettiren hatta olmadık olgulara tanrısal iradeyi ithaf etmeye sürükleyen her şeyi; borsa dalgalanmalarını, toplum iradesini ve popüler kültürün hantallığı altında kontrolsüz bir hayat süren insanoğlunu…

Yeryüzünde yada idealar evreninde varolan her şeye hazır olma halinden bahsediyorum, şüphesiz.

Bu durumda insan aklını kafatasında tutabilmek, tüm bunların birer gölge oyunu veya illüstrasyon olduğuna kendini inandırma becerisiyle doğru orantılıdır. Ve aslına bakılırsa, her şeyin sayısal normlara dönüştüğü bu arabistanda, yukarıda saydığım her şeyi minimize etmek kolay olabilir. Ama tabi ki insan ağlayan bir hayvandır.




Büyük beatnik Allen Ginsberg’in kutsal şiiri Howl’dan alınma şu paragraf, hayatın çok sert olduğunu ama insanın bunu ciddiye almaması üzerine, beklide harikulade bir örnek…

‘’Vizyonlar! Kehanetler! Halisünasyonlar! Mucizeler! Esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti! Düşler! Tapınmalar! Dinler! Bir gemi yükü duygu zırvası! Kirişikırmalar! Nehrin diğer tarafına! Evirip çevirmeler! Tufana kapılıp gitti! Yükselmeler! Anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! Bellekler! Yeni aşklar! Kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı! Gerçek kutsal kahkaha nehrinde! Gördüler her şeyi! Kutsal haykırışlar! Çekip gittiler! Issızlığa! El sallayarak! Yanlarında çiçeklerle! Nehre doğru! Sokağa!’’

Allen bu metni ve bunun gibileri, niçin yazdı bilmiyorum. Ama kabul etmemiz gereken şey; bizim hayatta çok büyük anlamlar yükleyip, sorumlulukları altında ezilme tehlikesi yaşadığımız hiçbir şeyin; gerçekten o sorumluluk duygusunu hak ettiğine inanmamanın ve tüm o özel sandığımız anların yalnızca –belki- birer ışık oyunu olduğunu kendimize kabul ettirmenin büyük bir erdem olduğu.

Şehirlerde kaybolan, kendimizce aşağıladığımız insancıklar yada tağutlaştırdığımız popüler ikonlar, hepsi basit canlılar ve hiç birimizden daha değerli değiller. Ölümleri gerçek bizi ağlatamaz, başarıları  gerçek bizi gururlandıramaz.

Evet, maddesel ve solgun şeyleri, hatta hisleri bile abartarak yada çelişkiler içine sokarak sanatsal bir manevrayla dünya ve hülya dışı bir hale getirebiliriz, ancak bu dışarıdan bakan gözün o durumu basit görmesini engelleyemez.


Bin Ladin ve Elvis Presley

Hayat, Geleceğe Dönüş 2 filmindeki kızı trenden kurtarma sahnesiyle, Malcolm X’in ölümü arasında bir yerlerdedir. Ve artık, kimse Elvis gibi bir hayat yaşayamayacağı gibi, Usame Bin Ladin gibi ölemez.
Gece hepimizi çocukları bellesin, gece hepimize sahip çıksın.  






  

15 Ocak 2015 Perşembe


                                                   
                                                             




                                                             Anfield                                                                


Scouser



Konu dışında, yazılan metnin cümleleri içinde de bi kültür oluşturulursa; aşkı anlatmak için aşk kelimesi kullanılmayabilir, hatta insanlar insanları, sandalye kelimesinin aslında aşkla bi ilgisi olduğuna ikna edebilir.

"Sen benim bilinçlilik merkezimsin" dedi Allen. 
Biz bi kum fırtınasına maruz kalan peygamber şehri gibi sessiz ve ışıksız kaldık.




                                                          Anfield Road                                                               


Liverpool müzisyenleri (Beatles,Gerry & the Pacemakers...) ve Liverpool'un tesir ettiği edebiyat kumkumalarının (Liverpool Şairleri) 60'lı yıllarda ABD'nin İngilizlerce istilaya uğramasına katkıları ardından ( 70'ler punkının gölgesine değin), belki; Amerikan şairi Allen Ginsberg, Liverpool'u ''insanlık evreninin bilinçlilik merkezi'' olarak ilan etti. 

Nasıl olur da ruhunu mimariye ve dünyanın sürüklendiği, hatta bi çeşit bürokrasiye evrilen ''betonlaşma/sözde modernleşme''  içgüdüselliğine karşı duran ve buna karşı bi çeşit ahlak geliştiren bi şehre peygamber gönderilmez. Belki?      





R.