12 Aralık 2013 Perşembe




 TAĞUT


''Okuduklarınız içinde bizim tarafımızdan bakıldığında uzaktaki bir gülümsemenin dokunulmazlığı kadar çaresiz hissettiren şeyler de olabilir ama o uzaktaki gülümsemenin hissettirdiği çaresizlik duygusuna en az onun kadar güçlü bir sıcaklık duygusunun da eşlik ettiği rahatça söylenebilir.(K)'' Ve söylenedebilir ki; gözleri, kesinlikle bi kıyamet alametiydi. Saçları dökülüyordu. Saçları! Ulu tanrıça kalipsonun kıskandığı saçları ve tüm pisişik güçlerin hayranlık duyarak ve imrenerek izlediği güzelliği, bin deniz ötesinden, fransız denizci Kaptan Cousteau getirmişti, bendenize. 21 gün sabah, 21 gün gece. Ve 21 gün sabah, 21 gün gece dinledim onu. 21 sabah ve 21 gece boyunca bekledim. Ki 21 sabah, 21 gece sonunda öldüm, bendeniz. Bin deniz öteden gelen bi güzelliğin alameti idi, ölümüm. Bin deniz yılı sonra tekrar doğduğumda bi kadının rahminde.. Ebedi denizin ve ilahi güzelliğin alameti olarak doğruldum öldüğüm çukurdan. Uzattım burnumu turkuaz bilinmeze. Oysa o kadar biliyordum ki her şeyi. Hah! Unutulduğumu sandım. Ölümsüz olduğumu düşünerek, kıvanç duydum. Sonra vahyolundu ki; ''ölüm, ölümlülerin çaresidir. Hiç ölmemiş biri ve hiç ölmeyecek biri yalnızca çaresizdir'' diye.''Haaaaaaa!?'' dedim. Ve 21 gün sabah, 21 gün gece bekledim semayı.
 Burdayım! Burdayım! Ki boğuldum, yalnızlığın alameti bin denizde, bendeniz.

10 Aralık 2013 Salı



BURUŞMUŞ BETİM

Yarım asırı aşkın ömründe yaptığı en faydalı iş evine kuru ekmek ve soğuk süt götürmekti. Bu kadardı. Tahayyül sınırları bile bu kadardı. Tüm zihni bu kadardı. Tüm benliği ve kişiliği bu iş hürmetine törpülenmiş ve kalıbına uydurulmuştu. Beyaz poşet, ucuz bi naylonun içine konmuş pastörize süt, günlük ama soğuk ve kuru ekmek. Her gün. Ve tekrar her gün.. Çeyrek asırı aşkındırda evli idi. Karısı önce bu alışkanlığa dur demek istedi elbet ama sonra sonra gördüğü bu eylemin gurur ve nefesle harmanlanmış olduğunu kanıksadı. Ki o günde soğuk bi gündü. En az onun kadar yaşlı, derisi soyulmuş ve rengi solmuş kahverengi alman şapkası yere düştü; çünkü günlerden cuma idi. Değilse bile olunmalı idi. Şapka yere düşmüştü çünkü. hemde tam yerinde. Patikanın başında. Büyük, belki iki yüz yıldır orada oturan pehlivantaşının hemen kucağına. Elinde beyaz poşet. Poşetin tutçasının üstüne sarkan sökülmüş kahverengi ceketinin sökülmüş düğmeleri. Güneş battı batacak gibi. Keskin bi soğuk, eski cekete ve karısının küçük, buruşmuş ellerinden çıkma yeleğe aldırış etmeden, çocuk yaşlarda başladığı sigaranın hali hazırda yıprattığı zayıf ciğerlerine ilişiyordu. Güneş yolu saran fidanlara büyük gölge oyunları ile eğlenmeleri için ışık oluyordu. Her şeye rağmen küçüktü onun gölgesi. İlk adımını atmasını bekliyordu doğa ve tüm evrende olunacak her türlü eylem. Adımını attı; topukları ezilmiş ayakkabısının yere değmesiyle topuğunda ve tarak kemiğindeki korkunç acı ile dikilmiş ağrı, yayıldı tüm vücuduna. Tırnağından saç teline varana dek. Durdu. Tüm nöronları gitmek istemezmiş gibi. "Bi kez olsun dur! Ve düşün" diye. Zorladı ama bulamadı sol ayağı biricik eşini. Kara noktalara ve yaralara bulanmış buruşuk yüzünü dikti semaya, korkarak. İlkti bu. Belki geç kalmıştı eve, zaten soğuk olan süt soğumuş ve zaten kuru olan ekmek kurumuştu. Yada karısı, yıllar önce kaybettiği özlem hissini tavan arasında kaldırdığı yerden çıkarmıştı belki. Gitmesi gerekti. Ama dur! Zihni ilk kez tahayyül ediyordu. Büyük burnu hissizleşti, göklerde. Gözleri tam kapanmadı ama bi veletin "uyuyormuş gibi" yaparmışcasına rol kesmesini andıran bi şekle girdi. Zihni ilk kez varolduğunu hatırladı. Çalışmaya başladı, büyük ve taka bi buhar makinesi gibi ağır ağır. Dedi ki: "koskaca bi ritüelsin sen. Sürekli kendini yineleyen. Ve kaybetmeyi özümseyerek, kazanmayı unutan hatta öyle bi olgu olduğundan haberdar olunmadığı bi dünyada kendi köhne kulübesinde pinekleyen. Senin dünyan. Kurumuş, patika bi dünya. Elinde ki süt ve ekmek kadar itici bi dünya. Sensin o. Sadece bi ritüelsin. Kendi statükonda boğulup, kendi patikanda öleceksin. Ve su götürmez ki böyle olmak aşağılıkçadır insan için. Ki su götürmez ki böyle olmak en kötüsüdür olmakların" kendi kendine. Güneş iyice kızarmıştı. Sahanda hazırlanıpta tam pişmeyen yumurtanın turunculuğu kadar turuncuya çaldı. Sigaradan sararmış bıyıkları parladı, güneşten daha fazla. Son bi nefes çekti içine. 3 saniye kadar. Sonra zihni yine bi oyun oynadı. Düşündü "ben bi nesef alırken. Bi tane. 3 saniye. Bu 3 saniyede olan olunmuştur dünyada. Ölüm mü? Aşk mı? Ölüm mü? Sevinç mi? Ölüm mü? Gülmek mi? Ölüm mü? Ağlamak mı? Bi yerlerde olunmuştur bunlar. Biri haz duymuştur. Biri acı. Biri mutluluk. Bu adil midir? Belki öyledir." 

Ve karısı. Tam karşısında. Yeşil gözlerinin etrafı kırışmış. Eski güzelliği erimiş ve yok olmuştur. Ama bakışları hala, orta yaşlı korkmuş bi afgan kadının bakışlarındaki çileye denk bi anlam taşımakla birlikte, anlatmak istediği bi şeylerin olduğuna inandırıyor insanı; kino-gözümsel bi imgesellikle. Ve ben, bi ritüelden başka bi sevgi idim. Seviyor idim. Ki su götürmez ki böyle olmak, en iyisidir olmakların.

24 Kasım 2013 Pazar

23 Kasım 2013 Cumartesi

(2012)




''hiç bişiy olmadığında olan binlerce şey adına''

.....................

''çok emin değilim ama giden o değilmiş gibi gelmesiyle, gelen o değilmiş gibi gelmesi arasında bi yerlere sıkışmış olabiliriz hepimiz bu günlerde''


K.

20 Kasım 2013 Çarşamba



BAZAN

Göğüs kıskacında
Kahve kuzgun
Yediği fareyle mesut

............

Bazan perdelerin ardına gizlenip gizlenip, gizlendiği yere sinip yarattığı yaratıklara meydan okur köfte gözleriyle Makarna Canavarı. Tüm domates sosları secdeye kapanır O'na. 
Ve O, işaret eder!

Durur, yürür ve susar
Kaybedilmişlik kusar
Ve ilahi sevinci
Tüm ölümü 
Ölümlülüğü
Bakakalmış, ki yaşlı
Ki kuru
Ki iğdiş edilmiş bi peygamber.



31 Ekim 2013 Perşembe


-Cleveland'ta 68 temmuzunun sonunda, Glenville İsyanı olarak bilinen 
bir ayaklanma başlar. Ve levy, hayatını değiştiren olaydan sonra ''Ölüm Şiiri''ni yazar-


 ÖLÜM ŞİİRİ

''seni terk etmek istiyorum
yerel sakallı garibelerinden
biri olmaktan bunaldım
bıkkınlığında kaybolmaktan
yoruldum
televizyonun daha
fazla kafamı kemirmesine
izin veremem
daha fazla TV Vicdi olmayacak
siz orospu çocukları
ışıldayan hologram
mucizeleri satıyorsunuz.''

'' bu bir parça ışıktan daha ucuz
ve gerçek şeyler gibi hemen bitmiyor,
ama insanlar
aradaki farkı asla bilmezler''

%41 KARLA, CLEVELAND
görünmeyen kafatası sunuklarına inanın
siz kahkaha atan insanlar
ölüşümüzü izleyin
& bunu sadece 
gençliğimize bağlayın..


 D. A. Levy


''sokakta yapılmasından utanılacak her şey yapıldı,
insanlar kaldırım taşlarında da ölüyor bazan.''

- Ölüm Şiiri'nin utanılacak bi kısmıdır -
 KÜLT NEŞRİAT


2 Ekim 2013 Çarşamba





On the wrong side

Wake!
''on the wrong side of the road''
make some noise.
death is slow
in the dark and the cold
ıt's just an old fool
they wanna see you fall.
I lost hope
Don't wait!
you're alive
 Never get back home 

...........

this one moment when you know you are not in a sad story .




The manifesto of bedroom




R.






1 Ekim 2013 Salı



O!

''O, en kısa mesafe hiç varolmadı
aslında hep en uzaktık - çok şeye

ah, o insanın içindeki yalnızlık hayvanı,
ah, o zavallı piç,
nesin ki işte, biçare ölümlü şey.''

...............

''çok okuyan değil, çok gezen bilir.
sende anca volta atarsın.''


Ş.E.

22 Eylül 2013 Pazar




Güneş Aleyhinde Konuşma

güneş altıkırkbeşte doğdu
ve onsekizkırkbeşte battı.
denize kıyısı olan insanların
yaşadığı bi ingiliz şatosu vardı.
sahile varan asma köprü,
lemur sürüleri
ve yıllık intihar merasimleri
aynı bahçenin doğu köşesi
tüm ketumluğuyla baktı.
mevsimi çıkaramadım,
üstümdeki fuşya kazak 
ve taktığım papyonla.
güneşin ısıttığı kulaklarım
yada
kazağımın maruz kaldığı
mor ve fuşya arasındaki
  farkı bilmesinden dolayı
annem için dua ettim.




20 Eylül 2013 Cuma




BURNUM GİTTİKÇE YAŞLANIYOR

Hıhı. 
Aynaya attığım 
uzun tembel Eylül bakışı da 
doğruladı beni. 

31 yaşındayım ve burnum 
gittikçe 
yaşlanıyor. 

Kemerin bir parmak 
kadar altında başlayıp 
bir parmak kadar da aşağıya iniyor: 
orda da kesiliyor. 

Allahtan burnumun 
geri kalan kısmı 
oraya oranla daha genç. 

Acaba kızlar benden 
bu yaşlı burnumla da 
hoşlanırlar mı. 

Ah, o kalpsiz orospuların 
sesini duyar gibiyim! 

"Çok hoş bi' herif ama 
burnu çok yaşlı."

............


şayet çekici olmayan
jopon kadınlar varsa
doğarken boğulmuş olmalılar.


RICHARD BRAUTIGAN


17 Eylül 2013 Salı

Arayan buluyor, inleyen ölüyor.

Sana bu mektubu 
annannemlerden yazıyorum Saliha.
Burada tane tane serilirdi
ufacık ev makarnaları
taşardı tülbentlerden.
Ateşe tutulup yolunurdu köy tavukları,
sabunlu bezler yapıp koyardı annanem
dedemin rakı masasına.
Her şeyi tamamsa şayet, abdestini alır
dururdu akşam namazına.
Gülerdi, söverdi dedem
şapka takardı.
İlaçları vardı sevdiği.
Ağladı mı, hiç görmedim.

Her şey ya eskiyor ya ölüyor
ama sevdalar kaçıp gidiyor sanki.
Ne ölüyor ne eskiyor.
Kayboluveriyor.
Anahtarlar, çakmaklar gibi değil üstelik.
Okul dönüşü çocuklar gibi.

Annanem sızlanıyor
”Adam karanlığı severdi,
Her arkamdan ışıkları kapardı.
Gitti bak karanlığa, ben şimdi hep
ışıklar açık oturuyorum.”

Alışıyor insan,
insan her şeye alışıyor Saliha, ne fena.
Dualar okunuyor çatısız evde de,
burger king’te de.
Çaylar tatsız poşetlerde.
Anılar hep megabayte.
Annanem diyor
”Hepimiz günahkarız oğlum
dil boşta dönüyor.
Arayan buluyor.İnleyen ölüyor.
Zaman bizi tanımaz.
Yıkıp geçecek hepimizi.”

Özlüyorum seni,özlüyorum ama bana yetiyor.
Rüyalarıma giriyor saçların bile.
Duvarlara çiviler çaktıydın.
Onlar bile düşüyor birer birer.
Saliha sen ne güzeldin.
Duvarlar bile durmuyor 
bıraktığın gibi.

Bembeyaz bir eşyaydı bu kağıt
annanemin derdine
ortak olayım derken
sen aklıma düşmeden biraz önce.
Elindeki kağıt benimkinden farklı.
Senin elindeki kağıt katlandığı için 
kendisini 3 eşit parçaya bölen çizgilere sahip,
bıraktığın izler de
öyle bende.
Ben ne kadar
dolsun istersem
bu kağıt o kadar dolacak.
Gerçi sen buna kızacaksın, bozulacaksın
yine benim istediğim oluyor diye.
Yine de bu mektup ikimizi 
zamanın dışında bir yerlerde birleştirecek.
Hani bir yaz sözleşmiştik,
sen Fethiye’den ayaklarını suya sokacaktın
Temmuz’un birinde.
Ben de Eminönü’nde iskeleden sarkacaktım
güya ayağımda terlikle.

Aynı evde ölmeyecez ya biz.
Sevdamız işte o zaman yarım kalacak.
Hangi evlerde ölürsek
o evler yıkılacak bir gün.
Ve hiçbir çocuk bizi hatırlamayacak
Bak bu gücüme gitti.

Annanem barbunya yapmış,
yemekle aran yok bilirim.
Barbunyaya bir şeker atılır
tat versin diye.
Bizimki şeker hastası ya
tatmadan yapıyor yemeği.
Unutuyor da bir yandan,
5 dakika önce attığı şekeri.
Sesimi çıkarmıyorum, yiyorum.
Kalanı da yanıma verecekmiş, kıyamam.
Görmeden gözleriyle 
hangi kabın kapağı hangisi diye
15 dakikadır arıyor.
Filmin sonunu biliyorum
yine de sessizce izliyorum.
Ali Simitçi görmüş sizi sahilde.
O herifle el ele.
Geldi anlattı işte böyle böyle.
Sen mutlu olunca
benim tadım kaçıyor nedense.
Hadi, çok şekerli barbunya neyse.

Bu mektubu sana yollayamam artık.
Kendime yazıyorum.
Naber Nadir:
İyi.
Sen iyisin.
İyi.

Buldu kabı.
Anaların anası.

Nadir oğlum,
öp annanenin elini.
Sarıl ona. Bi güzel kokla.
Sonra çık bu evden,
git hikayeli bir kadın bul.Gözünü seveyim
kapama ışıkları kendi arkandan.
Otur yataklara otur
eve gelince ışıkları açık bul..

Canavar Banavar, Ot Dergi 5

8 Ağustos 2013 Perşembe



     kaostan olunabilir babalık!

  ELBET! Her araç uzay-zaman boşluğunda, ağırlık merkezinden çıkan bi vektörle -o yada bu şekilde  yok alır -ne kadar katı diyil mi? ELBET! Aynı bi mızrak gibi! Göğsünden, buzdolabına doğru ilerleyen. Tabi! Tıpkı onun gibi! Aynı mantık namına, zamanda yolculuk yapılabilmesi için  de bir kapı -bi buzdolabı kapısı, başka bi tabirle bi solucan deliği bulunmalıdır -delik olmalıdır. Bu kapı, herhangi bi yerde, herhangi bi zamanda ortaya çıkabilir -ruhani görecelik adına mümkün olmasa da. ELBET! Yoksa bu bahsettiğim şey zaten tanrı işi! Biliyorsun. Yalnız yolla ilgilenmelisin. Ancak başka bi zaman diliminde bitmiş olan yolun, sonunu niçin şimdi görmek mümkün olmasın? Eğer yolu, görebilirsen, geleceği de görebilirsin. Bu, buzdolabına yapılmış bir nevi zaman yolculuğudur o halde. ki, eğer geleceğimizi görebilecek olsaydık, kaderimiz kendisini açığa çıkarsaydı, o zaman kaderimize ve dolayısıyla kendi alter egomuza ihanet etme fırsatına sahip olurduk. Bunu seçme hakkına bile sahip olmamız, daha önce bildiğimiz kader tanımını yok etmeye yeter! Eğer tanrının yolunda yolculuk istemez olursak, kaderin kontrolünü elinde tutan tanrının buna izin vermesi, olağan mıdır? Ve ELBET! Biz aciz insanlar, bi şairi, bi fizikçiyi, bi edebiyat mesihini, bi bitniği, bi sahte tiyatrocuyu ve sanrıcıyı.. ELBETTE Kİ! Morrison'ı yanlış anlayarak kendi kaderimize ibnelik yaptık, benim bu metne yaptığım gibi. O tüm dünyayı -başta en yakın dostlarını, kendisinin bi rock yıldızı olduğuna inandırdı ve biat ettirdi. Ama herşeye rağmen bu konu, buraya nasıl erişti, anlayamadım. 
                              babalar babası Elvis'e ithafen?

20 Temmuz 2013 Cumartesi


  Beyaz atletli zibidi gibi..

 Doluyuz! İçimizde; öğlenleri, gerinerek kalktığı yatağından, eğilerek, kutusundan çıkardığı ezilmiş sigarası ağzının sağ köşesindeyken çıktığı, balkonda açtığı katlanır ruhani sandalyeye koydu bol kıllı küçük kıçını, yumduğu gözlerini açtı ve karşı gecekondunun üç çocuklu, mazbut, bok içinde yaşayan, on yıl önce kendisine tecavüz ederken bıçakla boğazını keserek geberttiği kocası yüzünden önce iki yıl akıl hastanesine daha sonra Texsas'taki Clemens Ceza Evi'ne kapatılan 46 yaşındaki Betty'nin evden çıkarken açık unuttuğu evin tahta kapısının aralığından ''resm-olan'', Batty'nin büyük kızının çıplak vücudunu görmesiyle, ağzının sağ kenarındaki sigaranın son nefesini çekmesi aynı saniyenin bitimine denk geldi. Venüs orada çırılçıplak, kıvrılarak yatıyordu. O'nu izim izim izledi -tabii ki tatmin olarak. Gülünçlük! Cahillik! Yosmalık! Ee? Ee tabii Venüs, bu ibneliği bilir! Ee ama Venüs tatminkarlık için oradadır! Venüs onla doludur! İçinde kıvranarak uyuyan, beyaz atletli bi zibidi gibi.. Tüm asli sanrılar bundan ibaret yalnızca.

9 Temmuz 2013 Salı


 Carl Solomon için. Rockland. Frisco. HOWL.

 Vizyonlar! kehanetler! halisünasyonlar! mucizeler! esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti! 
 Düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!
 Kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha gerilmeler! tufana kapılıp gitti! yükselmeler! anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! bellekler! Yeni aşklar! kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı! Gerçek kutsal kahkaha nehirde! Gördüler her bir şeyi! Vahşi gözler! Kutsal haykırışlar! Çekip gittiler eyvallah deyip! Issızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! nehre doğru! sokağa!


                                                                                   Allen Ginsberg


         hiç bi'şeyden hiç birine.

Hayıflananlar niçin şu triplerde? Varlıklarını raks ettiriveriyorlar. Evet! Orakların gölgesinde sahip olunmalı O'na. Ne halde inanışlar? İbneler. Yadsınamaz yassı gerçeklerimiz neredeler? Tatmin mi oluyorlar? Oğlancılık diz boyu. Bu kabile böyledir. Sarmaşıklanmalarına ve doğanın tüm dengesiz mide bulandırıcı bozulmalarına karşı hissettikleri aidiyet, korkutucudur. Bi çin hanedanlığının müdavimleri yahut kızıl ordu mensupları yahut führer gölgesinde güneşlenen sarı boklar.. Hepsi adanmışlık hissiyle varolmuş, kimsenin umursamadığı çamur bataklıklarına, karıncayiyenlerin götlerini yıkadıkları, yolların kenarlarında akıp giden boklu sularda kaybolmuştur. Gerçek olabilecek şey, sen sıçtıktan hemen sonra değişebilecek olandır. Sıçarkende dua edilebilir. Gerçektir. Tanrı buna kızamaz. Aksi halde bu koca götü niçin vermiştir? Bu durumda bi özütme sistemi oluşturmak Bodhidharma'nın yaraşırlığı altında ki bi zen ustasına yakışır mı? Bi zen ustası nasıl sıçar? O çukur ne mübarek çukurdur?

23 Mart 2013 Cumartesi



                               


         Odacık..


       Kış.  Bi kışın, ne kadar sıcak olması beklenebilir ki? Kutumsu,  ışıksız beyaz duvarları hiçte beyaz diildi, hatta kararmıştı;  rutubetten mi? Geceden mi? Bilmiyordu. Bilmek içinde düşünmüyordu. Ama. Beyaz yetememişti geceye. O da yetemiyordu, erişemiyordu. Emanet bi yatakta yatıyordu. Yatak bile  bile değildi, yatılacak bişiy bile olmayabilir idi. Bişiy. Uyku gelmiyordu aklına, uyumayı düşünmüyordu da nitekim. Ayak ucunda eski, pas tutmuş ve kırılmış bikafes görünüyordu. Orda olup olmadığı belli diildi  ama görünüyordu. Bi kuş bakıyordu telin ardından. O da memnun diildi; yenik bi odada, ona yaraşmayan bi yuvada ve akıtan bi tavanın tamda akıtan yanına denk getirilmiş kafeste sistematik bi örüntüyle damlayan sudan zarif bi kadının tangosunu andıran adımlarla kaçmaktan. Damlayan su onun hem ızdırabı hem de  müjdecisiydi. Dışarıda hala varolan bişiylerin varolduğuna inanmasını sağlamakla kalmıyor; bigün bu damlaların hıncını almak için bulutların karşısına dikilmenin hayali ile hayatta kalmaya tahammül etmesini sağlıyordu. Ve karşısında durup gözünü birazda pejoratif bi imgesellikle ona dikmiş, yüzünü televizyon ışığının yansımasıyla seçebildiği bu silik herife bakıyordu. O, ona acıyordu; O da ona. Ama biri daha acınasıydı. Bi kafesi yoktu. Bulutlara gidip hesap sormasınıa tek engel düşünceleriydi, onca. Belki kendisiydi, yada diildi. Yada duvarda; bi saatin hudutlarını aşan bi ses çıkaran saatti onu orda tutan. Ama bi yerde hak veriyordu kuş, bu herife; tanrı ona kanat bahteşmemişti. Bu, bu herife yapılmış bi haksızlık diilmiydi. Kanatları olduğu için kendine acıdı bu kez. Kanatları ona, ağır geldi.

    (bu metin bi betimlemeliktir. sıradan bi 645 metinleriyle benzerlik gözterebilmekle birlikte göstermeyedebilir. özgündür. fikirdir. ve bi altıkırkbeş tribi diildir. oladabilir. '' hiç anlamaya çalışmadım'')     
          

5 Şubat 2013 Salı





ROBY




   Rob Stanley 45 yılında, evlilik dışı bi ilişkinin kaybedilmiş tarafı olarak dünyaya gelmesine rağmen, annesinin gerek anaç tavrı, gerekse ketum kişiliği ve dişiliği sayesinde, bu tramvatik ve hercümerçşinas durumun bedbahtlığını yaşamadan büyüdü. İkinci Dünya Savaşı'nın ikinci yarısında, vücudunun muhtelif bölgelerinden çıkan 21 kurşunla beraber, zor bi ölüm ve kolay bi harp mücadelesi veren babası hiç kolay bi adam yahut zor bi baba sayılmazdı.  Yazarlık kariyerine, 71 yılında Ohio eyaletinde bir yandan idame ittirdiği belediye başkanı yardımcılığı görevine paralel süregelen, tazı yarışı komisyonculuğu görevleriyle başladı. Tiyo satıp, belediye başkanının ve türlü sektörlerdeki kapital sahibi ensesi kalınların eşleri, kız kardeşleri ve kızları ile birlikte jigololuk kariyerine hız verdi. Bu sırada habersizce kendi cinsel devrimini yapmaktaydı. 77 yılında Londra’da, kumar masasından kazandığı Sex Pistols konser biletiyle, o akşam yatacağı iri memeli anglosakson Norveçli üniversite öğrencisini ekip konsere girdiği anda hayatı değişti. Johnny Rotten'in sesinden duyduğu;

(hep bir ağızdan bizi yaratan allahın adıyla)

NO FUTURE
NO FUTURE
NO FUTURE
NO FUTURE FOR YOU
NO FUTURE FOR ME

dizilerinin ardından patlak veren Anarchy in the UK şarkısı Rob Stanley için vahiy özelliği taşıyordu. Ve hemen orda, o konserden çıkıp arşa yükseldi, Dante'nin gördüklerini gördü. Yeryüzüne indirildiğinde, midesinde oluşan yazma hissi geceleri onu uyutmamaya başladı. Ve o da, müslüman mahallesinde salyangoz satmaya karar verdi. Hemen bu kararın akabinde O'na Nobel Edebiyat Ödülü getirmeyecek olan ve ayrıca 16 dile de çevrilmeyecek olan ilk romanını yazdı. İngiltere'de yasaklanan, ama İngiliz gençlerin avangart simgesi haline gelen kitabının kaçak baskıları yüzlerce belki binlerce sattı. Bu durum Rob J. Stanley Hazretleri'ni üzmeyi bırakın, derin ve tutkulu bir gururun eşiğinde bıraktı. Çünkü o, tüm dünya işçileri, vejetaryenler ve hiçbir şey olmadığında olan binlerce şey adına müslüman mahallesinde salyangoz satıyordu.