12 Aralık 2013 Perşembe




 TAĞUT


''Okuduklarınız içinde bizim tarafımızdan bakıldığında uzaktaki bir gülümsemenin dokunulmazlığı kadar çaresiz hissettiren şeyler de olabilir ama o uzaktaki gülümsemenin hissettirdiği çaresizlik duygusuna en az onun kadar güçlü bir sıcaklık duygusunun da eşlik ettiği rahatça söylenebilir.(K)'' Ve söylenedebilir ki; gözleri, kesinlikle bi kıyamet alametiydi. Saçları dökülüyordu. Saçları! Ulu tanrıça kalipsonun kıskandığı saçları ve tüm pisişik güçlerin hayranlık duyarak ve imrenerek izlediği güzelliği, bin deniz ötesinden, fransız denizci Kaptan Cousteau getirmişti, bendenize. 21 gün sabah, 21 gün gece. Ve 21 gün sabah, 21 gün gece dinledim onu. 21 sabah ve 21 gece boyunca bekledim. Ki 21 sabah, 21 gece sonunda öldüm, bendeniz. Bin deniz öteden gelen bi güzelliğin alameti idi, ölümüm. Bin deniz yılı sonra tekrar doğduğumda bi kadının rahminde.. Ebedi denizin ve ilahi güzelliğin alameti olarak doğruldum öldüğüm çukurdan. Uzattım burnumu turkuaz bilinmeze. Oysa o kadar biliyordum ki her şeyi. Hah! Unutulduğumu sandım. Ölümsüz olduğumu düşünerek, kıvanç duydum. Sonra vahyolundu ki; ''ölüm, ölümlülerin çaresidir. Hiç ölmemiş biri ve hiç ölmeyecek biri yalnızca çaresizdir'' diye.''Haaaaaaa!?'' dedim. Ve 21 gün sabah, 21 gün gece bekledim semayı.
 Burdayım! Burdayım! Ki boğuldum, yalnızlığın alameti bin denizde, bendeniz.

10 Aralık 2013 Salı



BURUŞMUŞ BETİM

Yarım asırı aşkın ömründe yaptığı en faydalı iş evine kuru ekmek ve soğuk süt götürmekti. Bu kadardı. Tahayyül sınırları bile bu kadardı. Tüm zihni bu kadardı. Tüm benliği ve kişiliği bu iş hürmetine törpülenmiş ve kalıbına uydurulmuştu. Beyaz poşet, ucuz bi naylonun içine konmuş pastörize süt, günlük ama soğuk ve kuru ekmek. Her gün. Ve tekrar her gün.. Çeyrek asırı aşkındırda evli idi. Karısı önce bu alışkanlığa dur demek istedi elbet ama sonra sonra gördüğü bu eylemin gurur ve nefesle harmanlanmış olduğunu kanıksadı. Ki o günde soğuk bi gündü. En az onun kadar yaşlı, derisi soyulmuş ve rengi solmuş kahverengi alman şapkası yere düştü; çünkü günlerden cuma idi. Değilse bile olunmalı idi. Şapka yere düşmüştü çünkü. hemde tam yerinde. Patikanın başında. Büyük, belki iki yüz yıldır orada oturan pehlivantaşının hemen kucağına. Elinde beyaz poşet. Poşetin tutçasının üstüne sarkan sökülmüş kahverengi ceketinin sökülmüş düğmeleri. Güneş battı batacak gibi. Keskin bi soğuk, eski cekete ve karısının küçük, buruşmuş ellerinden çıkma yeleğe aldırış etmeden, çocuk yaşlarda başladığı sigaranın hali hazırda yıprattığı zayıf ciğerlerine ilişiyordu. Güneş yolu saran fidanlara büyük gölge oyunları ile eğlenmeleri için ışık oluyordu. Her şeye rağmen küçüktü onun gölgesi. İlk adımını atmasını bekliyordu doğa ve tüm evrende olunacak her türlü eylem. Adımını attı; topukları ezilmiş ayakkabısının yere değmesiyle topuğunda ve tarak kemiğindeki korkunç acı ile dikilmiş ağrı, yayıldı tüm vücuduna. Tırnağından saç teline varana dek. Durdu. Tüm nöronları gitmek istemezmiş gibi. "Bi kez olsun dur! Ve düşün" diye. Zorladı ama bulamadı sol ayağı biricik eşini. Kara noktalara ve yaralara bulanmış buruşuk yüzünü dikti semaya, korkarak. İlkti bu. Belki geç kalmıştı eve, zaten soğuk olan süt soğumuş ve zaten kuru olan ekmek kurumuştu. Yada karısı, yıllar önce kaybettiği özlem hissini tavan arasında kaldırdığı yerden çıkarmıştı belki. Gitmesi gerekti. Ama dur! Zihni ilk kez tahayyül ediyordu. Büyük burnu hissizleşti, göklerde. Gözleri tam kapanmadı ama bi veletin "uyuyormuş gibi" yaparmışcasına rol kesmesini andıran bi şekle girdi. Zihni ilk kez varolduğunu hatırladı. Çalışmaya başladı, büyük ve taka bi buhar makinesi gibi ağır ağır. Dedi ki: "koskaca bi ritüelsin sen. Sürekli kendini yineleyen. Ve kaybetmeyi özümseyerek, kazanmayı unutan hatta öyle bi olgu olduğundan haberdar olunmadığı bi dünyada kendi köhne kulübesinde pinekleyen. Senin dünyan. Kurumuş, patika bi dünya. Elinde ki süt ve ekmek kadar itici bi dünya. Sensin o. Sadece bi ritüelsin. Kendi statükonda boğulup, kendi patikanda öleceksin. Ve su götürmez ki böyle olmak aşağılıkçadır insan için. Ki su götürmez ki böyle olmak en kötüsüdür olmakların" kendi kendine. Güneş iyice kızarmıştı. Sahanda hazırlanıpta tam pişmeyen yumurtanın turunculuğu kadar turuncuya çaldı. Sigaradan sararmış bıyıkları parladı, güneşten daha fazla. Son bi nefes çekti içine. 3 saniye kadar. Sonra zihni yine bi oyun oynadı. Düşündü "ben bi nesef alırken. Bi tane. 3 saniye. Bu 3 saniyede olan olunmuştur dünyada. Ölüm mü? Aşk mı? Ölüm mü? Sevinç mi? Ölüm mü? Gülmek mi? Ölüm mü? Ağlamak mı? Bi yerlerde olunmuştur bunlar. Biri haz duymuştur. Biri acı. Biri mutluluk. Bu adil midir? Belki öyledir." 

Ve karısı. Tam karşısında. Yeşil gözlerinin etrafı kırışmış. Eski güzelliği erimiş ve yok olmuştur. Ama bakışları hala, orta yaşlı korkmuş bi afgan kadının bakışlarındaki çileye denk bi anlam taşımakla birlikte, anlatmak istediği bi şeylerin olduğuna inandırıyor insanı; kino-gözümsel bi imgesellikle. Ve ben, bi ritüelden başka bi sevgi idim. Seviyor idim. Ki su götürmez ki böyle olmak, en iyisidir olmakların.