29 Ekim 2014 Çarşamba













Gecenin en ciddi olduğu anda başladı gökyüzü boşalmaya. Kahverengi toprak, yağan yağmurla birlikte hamura evriliyor ve karanlıkta tanrısının sanatına yaraşır heykelcik gölgeleri yaratıyordu. Bi`anda kara çamurlu asfalt, şehrin sokak lambalarının tesiriyle gökyüzünden daha parlak bi`silüete büründü. İşte tam o anda, o ışık hüzmesinin derinlerinden geldi ya Resulullah.













20 Ağustos 2014 Çarşamba






Hayat Afro saçları ve Yol Kitabı 

Not 1


Dünyadaki tüm olaylar, ihtilaller, darbeler, protestolar, baş kaldırılar, ayaklanmalar, kaoslar, kavgalar, politikalar, anlaşmalar, antlaşmalar, suikastler, cinayetler, savaşlar yada barışlar; Bazan bunların hepsi insana, daha büyük bir senaryonun küçük puzzle parçalarıymış duygusu yaratabileceği gibi, insanı, olmadık olgulara tanrısal iradeyi itaf etmeye sürükleyebilir. Bu durumda insan aklını kafatasında tutabilmek, tüm bunların birer gölge oyunu veya illüstrasyon olduğuna  kendini inandırma becerisiyle doğru orantılıdır. 

Hayat, Geleceğe Dönüş 2 filmindeki kızı trenden kurtarma sahnesiyle, Malcolm X'in ölümü arasında biyerlerdedir. Onu büyük bi stabil yada hantal bi organizma olarak görmek, şimdiye kadar ki ve bu metindeki tüm aforizmik satırları yok etmeye yeter. Kimse Elvis gibi bi hayat yaşayamayacağı gibi, Usame Bin Ladin gibi ölemez. Gece hepimizi çocukları bellesin, gece hepimize sahip çıksın. 

Biz, orangutanlar ve türevlerinin az gelişmiş reenkarneleriyiz. Ki din, şüphesiz yolda düşmeden yürümek ve eve sıcak ekmek götürmek içindir. 

Tonlarca çimento yığını soğuk binalar bize gösterebilir ki, gelecek, fiberoptik kablolarla bağlanacak ellerimizin nasırlaşmış avuç içlerinde.


Hayat Afro Saçları ve Yol 1

15 Ağustos 2014 Cuma



Ah Charles Dickens


Hava ısıyı iletir. O yüzdendir ki, ormanda, serin esintiye karşı yakılan güzel bi ateş, siz ona dokunmasanızda, içinizde şefkat ve yuva duygusu büyütür. 

Ancak hava, uzaktaki gülümsemenin yaydığı ısıyı iletmez. Eğer kulaklara koşan dudakların tadına bakılmazsa, gülümsemenin yaydığı sıcaklıktan mahrum kalır, soğuktan eklemleri uyuşmuş, parmak uçları hissizleşmiş insan.

Bazan yarım asırlık bi insanın diz kapakları yağmur duasına çıkabilir. Ama her zaman yağmur yağmaz. Bazan uzun bi sahilde güneş denizi ve canlılarını kızartırken, elindeki kitapla ve alnındaki terle izlersin Onu. Bi bulut, hadsiz bi manevrayla döndüğünde pişmekte olan denizin üstüne. Yağmur, karton ciltli kitabını buruşturmuş ve seni üzmüştür. 

Ah Charles Dickens.

29 Nisan 2014 Salı


BU Biyerde Bişiy

   Berbat bi günün sabahının temin edebileceği herşey mevcuttu. Çok saatler önce terkettiğim yatağım yüksek ihtimalle buz kesmiş ve bana mesafeliydi. Ters ayaklarıma giydiğim çoraplarımın topukları katlanmıştı ve iplerini iyice sıktığım yıllanmış postalımın düzleşmiş tabanının sertliğine dayanarak çivi gibi batıyordu yürümekten bi kısmı nasırlaşmış ayak tabanıma -pamuk. Boğazıma doladığım kaşmir kaşkol boynumu terletmiş, ter damlaları kazağımın içine göğsüme doğru ilişiyordu yerçekimine dayanarak (ki abes olsada, olmadık havalarda olmadık şeyler giyerim). Bu durum beni fazlasıyla bunaltmıştı ancak itiraz etmiyordum.  Yine açıkhava basıncını omuzlarımda hissettiğim bi zaman dilimiydi. Üzerimdeki kışlık olmayan, griden daha griye çalan ceketimin yakasının boynuma sürtünen kısmındaki tortulaşmış yağ lekesi hepten sinirimi bozuyordu. Evet, gün benim için doğmamıştı doğrusu. Arabadan indim, ceketimin çıkartıp koltuk altına sıkıştırdım. Caddeye paralel olan arka sokaklardan birine hızlı bi giriş yaptım. Kırmızı taşlı, sağlı sollu kaldırımlarında orta boylu ağaçlar olan kısa ama keyifli bi yoldu bu yahudi sokağı benim için, çabucak. 

  Oturmuştum, isteğim karamelli sıcak süt masama konmuş, yanında arzuladığım ve içinde altı adet wafer bulunan sevimli paketi açmış ilk ısırığı alıp elimi sütüme atmıştım. 

   Sandalyesini çektim ve oturmasını söyleyip gülümsedim. Benden böyle bişiy beklemediği için O'da gülümsedi. Daha ayaktayken, bi el hareketi ile işaret ettiği filtre kahvesi gelmişti masaya. Esmer şekerlerin birini açtı ve yarısını döküp karıştırdı. Kaşığı fincandan çıkarmasıyla; ince, sevecen ve kararlı bi bakış atması aynı saniyenin sonlarına doğruydu -bana. O kadar ağır ve ne yaptığını bilir haldeydi ki, sanırım ona hayran oluyordum. Bu beni irite etmeliydi ama aksine zevk duydum. 
   
 Saat sekize varasıyaydı, hava ve O, o kadar yumuşaktı ki, kaybedilmiş herşeyin bulunabileceğine inandırıyordu beni, o masada, onunla konuşmak. 

    Biraz yeraltı edebiyatından, biraz son zamanlarda vizyona giren romantik filmlerden, biraz onun yunanistan seyahatinden, biraz da oturduğumuz masadan yetmiş metre uzaktaki ezgi kitap evinden ve çarşının en alt katında ki sahaflardan söz ettik. 

    Zaman akıp gitmişti, saate baktığımda, gördüğümden pek memnun kalmadım. İçmem gereken ilaçları içmemiştim ve budamam gereken çalılar beni bekliyordu. Ellerimin titremesi ve suyu çekilmiş gölleri anımsatan deri rengim bana çok sevdiğim bi anımı hatırlamamda hiç yardımcı olmuyordu. Elimden hızlıca kaçan halatın bıraktığı yanma hissi vardı ayak bileklerimde, sanki o gün o yahudi mahallesinde oturan, sıcak sütün ve kırmızı rujun iyice yedirildiği dudağın tadına bakan ben değildim. Mutsuzluğum durağanlaşmış ve sazlıklar denizinde yitip gitmişti. 

      İki insanın belirli zaman diliminde kurdukları hayallerin çakışma olasılığı,  birbirine rakip iki doğrunun kesişme olasılığından daha düşüktü benim için. Nihayetinde aynı hayali farklı ve paralel olmayan zaman dilimlerinde kuran iki palamut rakipti birbirine. Ne acı. Yinede evimin tentesinde oturup yeşil çayımı içerken şunun farkına varabildim, beni hayatın boktan biyer olmadığına ikna eden şey olmayacak hayaller ve hiç olmayacak anılardı. Ki kurulan hayaller, tam benim yaşımda evriliyor anılara. Ne kötü, bu arabistan.
    

30 Ocak 2014 Perşembe








M.Ö 5302, Kitab-ı Oral


yakınımızda, büyük, vahşi ve aç
üstelik sen onun yanındasın

üstümüze geliyor yavaş yavaş
hâlâ sen onun yanındasın

yaklaşıyor ve ben buradayım
ama sen onun yanındasın

yaklaşıyor işte bizim için
neden sen hep benim karşımdasın?


Bu satırlar, M. Ö 5001 yılından, Nuh Tufanı'nından "147" yıl önce direniş ve devrim güdüsüyle geçen zamanlardan, ihtiyar bi orangutanın gençlik anılarından kalma tahayyüllerdir. 


'' Biz orangutanlar duygusal ve bir o kadar munis yaratıklarızdır. Aşık olanlarımız dışında hepimiz insanvari duygular besleriz, ki bekleriz. Ne yazık ki ben, bi orangutanın, yaşamaması gerekenleri yaşadım. Bizim 68'imizi. Çok güç, çok karmaşık.. ''

.............................

'' Kargaşa! Bizim yaşadığımız şey buydu evet. Kargaşa. Bi ördekgöleti değil, sazlıklar denizi kadar. Tüm duygular, tüm inançlar adına.. Tinsellik, felsefe, bilim, toplumsal yargılar, hatta retorik kavramlar dahil yaşanan bi kargaşa. Biz arkaik yaratıklar olarak -yani bi mânâda daha fazla muhafazakar- ne kadar mesafeli olmakta direndiysekte, başarılı olamayıp tüm bu kargaşanın ortasında yerimizi aldık. Bizi vareden vecd inancımız ve yerine koyamadığımız içgüdüsel anksiyetemiz -ki orangutanlar anksiyete hastasıdır - bizi nötr kalmaktan alıkoydu. Başkaldırı, metamız oldu. Ben o dönem ..... yaşında bi orangutanken, kendimi kaldıramayacağım ve kavrayamadığım bi savaşın içinde buldum. Yani o olaylar, başını bizim çektiğimiz alelade yahut şuursuzca egzecere edilmiş isyanlar değildi. Amacımız anarşizm falanda değildi yanlış anlaşılmasın. Orda, 8000 yıl önce Mezopotamya'da olan şey Pembe Götlü Şakak maymunlarınca dayatılmış kapital statükonun ve dikta sisteminin, biz orangutanlarca delinmesidir. Babamı kaybettim. Abimi kaybettim. Bu baş kaldırı her yaradılanın yaradılışında var sanırım.  Ve şimdi ölmek üzre olan bi primatım.
 Ölürüm de, konuşamayan bi yaratık, bi palamut  olarak vücut bulurum tekrar -ayrıca orangutanlarda reenkarne inancı vardır. Biz, kaydettiğimiz her şeyi geri kazandık ve ilahi sevinci, tanrıça Kolipso'nun gölgesinde yaşadık. Kaybettiğimiz gergedanlara, aşk duyduğumuz gergedanlara sözümüzü tuttuk. Eminim ki, İsa denli şeref duyduk. Bu dünya, onu varettiğini sanan mitomaniklerden çok daha yaşlı ve yeteri kadar zarar gördü. Şüphesiz ki, o Pembe Götlü Şakak Maymunları reenkarne oldu insan suretinde. Ki yine şüphesiz ki, teslis yeryüzünde''  



M.Ö 5302, Kitab-ı Oral, syf 147

-afşin kum-

R.