21 Ekim 2015 Çarşamba
Sez
İnsanın içindeki, kendinden kaçma isteğinin beni getirdiği yerde, aslında bunun asla gerçek olmayacağı güdüsüyle dolu orman tasfirinin içinde kaybolmuşa benziyordum. Eskiden, gözüme herşeye kadir ve olabildiğince ulu görünen, çevresindeki ağaçların arasından sıyrılıp göğe uzanan kayalardan birinde oturduğumuzda çektiğim fotoğraf resmoluyor zihnimde, geri kalan tüm doğanın üzerini örtercesine. Aynı anın içinde, senin bedenin dışında varolduğum fikri canımı yakıyor. Ama ardından vuku bulan, yanlız olduğun yerde yanlış olan bilinç altında ıslanmak gerçeği.. Buz gibi. Uçsuz bucaksız, kurak ve bereketsiz topraklarda, daha önce kimsenin keşfetmeye cüret edemediği his deneyimlerinden birine vurup geri seken bedenin, asfaltta sürüklenen sabun gibi, önümde, eksilen yada giderek kimliksizleşen bir insana dönüşmeye giden yolu aydınlatıyor. Ah o insanın içindeki yalnızlık hayvanı! Ah o zavallı! Mesafe ve ihtimaller kisvesi, insansız ormanları vadeden uzun boylu çam ağaçlarının arasından yükseliyor kurt ulumaları ve yarasa çığlıklarına bulanarak. Kaçarak uzaklaşmak, bizim dışımızda, yaratıldığına ikna edildiğimiz tüm kozmostan. Evde bekleyen dertlerden, betondan, aramızı dolduran tuzlu sudan, kendimizi varetme çabamızdan ve yadsıyamadığımız yassı gerçeklerden kaçarak uzaklaşmak, içinde yenilmeyen duygular barındıran ormana ve serin esen poyrazı ardına alıp, senin dalgalı saçlarına.
R.
14 Ekim 2015 Çarşamba
Robinson Stanley'nin Yaşam Müdahalesi
Bi adam ekmek kabuğu çalmaktan tutuklanıyor, kendini, "ben ekmeğin yalnız kabuğunu severim" diye savunuyor, bu arada, çeşitli dükkanlardan son zamanlarda rozbifin yalnızca köşesini çalıp kaçan hırsız olarakta teşhis ediliyor. Suçlu Robinson Stanley, duruşmaya çıkarılıyor, sert bi yargıç onu beş yılla on yıl arası (hangisi önce gelirse) ağır küreğe mahkum ediyor. Stanley zindana atılıyor, ceza hukukunun o çağa özgü aydın ilkeleri doğrultusunda, hücresinin anahtarıda yok ediliyor. Stanley üzgün ama kararlı, özgürlüğe doğru tünel kazmaya koyuluyor. Kaşıkla kazarak zindan duvarlarının altından geçiyor ve devam ediyor... Kaşık kaşık Glasgow'un altından geçip, Londra'ya varıyor. Liverpool'un altından geçerken bi ara yeryüzüne çıkmayı da düşünüyor ama tünelde kalmayı tercih ediyor ve Londra'ya doğru yola devam ediyor. Oraya vardığında Yeni Dünya'ya doğru yola çıkmak üzere olan bi şilebe kaçak biniyor, yol boyu yeni bi hayata başlamanın hayallerini kuruyor. Bu sefer... Bi kurbağa olarak.
Boston'a vardığında Stanley, Margaret Figg'le tanışıyor. Figg bi öğretmen. En büyük marifeti ekmek pişirmek ve sonra onu başına koyup taşımak. Stanley bundan çok etkileniyor ve onunla evleniyor. Birlikte küçük bi dükkan açıyorlar, sonu gelmez bi anlamsız faaliyet içinde, posteki ve balina yağı ticaretine girişiyorlar. Dükkan çabucak iş yapmaya başlıyor. 1850'de Stanley, zengin, eğitimli ve saygın biri olup, karısınıda koca memeli bi kadınla aldatmaya başlıyor. Margaret Figg'ten olan oğullarının biri normal, öteki gerizekalı, hangisinin hangisi olduğu pek belli olmuyor, ancak biri her ikisinin eline birer yoyo verirse anlaşıyor. Stanley'nin küçük ticarethanesi gelişip dev bi modern mağaza oluyor, seksen beş yaşında çiçek hastalığı ve kafasına yediği kızılderili baltasının ortak etkisinden öldüğünde, mutlu bittiğinden emin olduğu bi hikayenin sonunda olduğunu anlıyor.
(Not : Stanley'i sevimli bi karakter olarak çizmeyi unutma.)
13 Ekim 2015 Salı
Haaaa taslak
Hiç bir zaman olmak istemediğim yerde zamanın daha hızlı geçmesini beklemeyi kabul etmedim.
Ahmak nezaketine inanmadım hiç.
Gerçekğin, gerçekle iç içe olanın, orda gözler önünde duranın, orda gözler önünde durduğuna inandım.
Mesela hiç bir zaman demokrasinin bizim, bizi yönetebilmemiz olduğuna inanmadım.
Aksine demokrasinin, birilerini, onları yönetmeye ikna girişimi olduğunu düşündüm.
Evet, demokrasi insanları yönetilme şuuru etrafına toplayıp; onları kimliksiz, eşit ve erimiş bireyler olmaları için ikna eden, pratik olarak çok basit -hepimizin kabul edebiceği kadar- ama teorik, disiplinel ve ekonomik alt yapısı itibari ile bir o kadar karmaşık -hiçbirimizin anlayamayacağı kadar- bir kolektiftir.
Temelde, yönetmeyi hedefler.
Ve günün sonunda ortak müşterekte buluşmak zorunda kalan iriyik birey, asla memnun olmaz.
Ancak ve ancak, demokrasi mutlak ahlaka sahip toplum için.
Yinede söylemeyi denediğim şeyi tekrar denemek istiyorum; demokrasi, özgürlük değildir, özgürlüğün kıyısına dahi vuramaz.
Bize hep tarihi bilmeyi ve tarihi bildikten sonra yorumlayarak, önümüze konan samanlardan birini yemeyi söylemiş olacaklar ki, içgüdüsel olarak demokrasi yandaşı olarak bireyselleşiyoruz.
Ancak ve ne yazık ki, tarih, yorumlanabilecek, belirsiz bi kavram değildir.
Tarih buz gibi gerçektir, çünkü içinde milyarlarca ölüm, katliam ve sömürü vardır.
Tarihin gülümseten tarafı dahi, savaşları kazanmaya tabiidir.
Savaş kazanmak, savaşmış olma ayıbını örtmez.
İşte bizim içi saman dolu, sözde savaşmama halimiz olan "demokrasi "; savaş olgusunu yok etmedi, aksine, onu farklı platform ve pratiklere evirip yaygınlaştırdı.
Kesinlikle, demokrasi, samandır.
Kolektif bir şuur sanarak, vatandaşlık görevi bildiğimiz şey, sadece kaliteli bir boyun bağı.
İnanın bizim eşitlik kabiliyeti olarak gördüğümüz şey, dünyadaki diğer tüm sistemler gibi "insan" kavramını, içgüdüsüz ve sanatsız bir meta olarak kabul edip, bu ideaya sırtını veriyor.
Ve tabiki insan, betonun yeşili delmesi gibi tüm sistematik girişimleri çatlatıyor ve kullanılmaz hale getiriyor.
İşte bu ülkeye olan şey gibi.
Demokrasi bazen, ölmek için yiyen ve yedikçe zevk alan, iri, dişlek bir yaratığın kendine verdiği zararı anımsatır ve koca bir prangaya dönüşür.
Çünkü insan bağlı kaldığı ve içinde olmakla övündüğü bu sistemi, menfaatleri uğruna kimliksizleştirip istediği algı biçimine sürükler.
Demokrasi, lanetlenmiş bi manstürbasyon tipidir, kendini tekrar eden periyodik ve benzer hareketlerle, farklı ve kaotik gibi görünen ancak bir öncekinden hiçte farklı olmayan bir haz durumu içerir. "Herşey değişebilir" - daha iyiye - der, sonra ekler "ama değişmedi".
Hiç bir zaman olmak istemediğim yerde zamanın daha hızlı geçmesini beklemeyi kabul etmedim.
Ahmak nezaketine inanmadım hiç.
Gerçekğin, gerçekle iç içe olanın, orda gözler önünde duranın, orda gözler önünde durduğuna inandım.
Mesela hiç bir zaman demokrasinin bizim, bizi yönetebilmemiz olduğuna inanmadım.
Aksine demokrasinin, birilerini, onları yönetmeye ikna girişimi olduğunu düşündüm.
Evet, demokrasi insanları yönetilme şuuru etrafına toplayıp; onları kimliksiz, eşit ve erimiş bireyler olmaları için ikna eden, pratik olarak çok basit -hepimizin kabul edebiceği kadar- ama teorik, disiplinel ve ekonomik alt yapısı itibari ile bir o kadar karmaşık -hiçbirimizin anlayamayacağı kadar- bir kolektiftir.
Temelde, yönetmeyi hedefler.
Ve günün sonunda ortak müşterekte buluşmak zorunda kalan iriyik birey, asla memnun olmaz.
Ancak ve ancak, demokrasi mutlak ahlaka sahip toplum için.
Yinede söylemeyi denediğim şeyi tekrar denemek istiyorum; demokrasi, özgürlük değildir, özgürlüğün kıyısına dahi vuramaz.
Bize hep tarihi bilmeyi ve tarihi bildikten sonra yorumlayarak, önümüze konan samanlardan birini yemeyi söylemiş olacaklar ki, içgüdüsel olarak demokrasi yandaşı olarak bireyselleşiyoruz.
Ancak ve ne yazık ki, tarih, yorumlanabilecek, belirsiz bi kavram değildir.
Tarih buz gibi gerçektir, çünkü içinde milyarlarca ölüm, katliam ve sömürü vardır.
Tarihin gülümseten tarafı dahi, savaşları kazanmaya tabiidir.
Savaş kazanmak, savaşmış olma ayıbını örtmez.
İşte bizim içi saman dolu, sözde savaşmama halimiz olan "demokrasi "; savaş olgusunu yok etmedi, aksine, onu farklı platform ve pratiklere evirip yaygınlaştırdı.
Kesinlikle, demokrasi, samandır.
Kolektif bir şuur sanarak, vatandaşlık görevi bildiğimiz şey, sadece kaliteli bir boyun bağı.
İnanın bizim eşitlik kabiliyeti olarak gördüğümüz şey, dünyadaki diğer tüm sistemler gibi "insan" kavramını, içgüdüsüz ve sanatsız bir meta olarak kabul edip, bu ideaya sırtını veriyor.
Ve tabiki insan, betonun yeşili delmesi gibi tüm sistematik girişimleri çatlatıyor ve kullanılmaz hale getiriyor.
İşte bu ülkeye olan şey gibi.
Demokrasi bazen, ölmek için yiyen ve yedikçe zevk alan, iri, dişlek bir yaratığın kendine verdiği zararı anımsatır ve koca bir prangaya dönüşür.
Çünkü insan bağlı kaldığı ve içinde olmakla övündüğü bu sistemi, menfaatleri uğruna kimliksizleştirip istediği algı biçimine sürükler.
Demokrasi, lanetlenmiş bi manstürbasyon tipidir, kendini tekrar eden periyodik ve benzer hareketlerle, farklı ve kaotik gibi görünen ancak bir öncekinden hiçte farklı olmayan bir haz durumu içerir. "Herşey değişebilir" - daha iyiye - der, sonra ekler "ama değişmedi".
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

