22 Eylül 2013 Pazar




Güneş Aleyhinde Konuşma

güneş altıkırkbeşte doğdu
ve onsekizkırkbeşte battı.
denize kıyısı olan insanların
yaşadığı bi ingiliz şatosu vardı.
sahile varan asma köprü,
lemur sürüleri
ve yıllık intihar merasimleri
aynı bahçenin doğu köşesi
tüm ketumluğuyla baktı.
mevsimi çıkaramadım,
üstümdeki fuşya kazak 
ve taktığım papyonla.
güneşin ısıttığı kulaklarım
yada
kazağımın maruz kaldığı
mor ve fuşya arasındaki
  farkı bilmesinden dolayı
annem için dua ettim.




20 Eylül 2013 Cuma




BURNUM GİTTİKÇE YAŞLANIYOR

Hıhı. 
Aynaya attığım 
uzun tembel Eylül bakışı da 
doğruladı beni. 

31 yaşındayım ve burnum 
gittikçe 
yaşlanıyor. 

Kemerin bir parmak 
kadar altında başlayıp 
bir parmak kadar da aşağıya iniyor: 
orda da kesiliyor. 

Allahtan burnumun 
geri kalan kısmı 
oraya oranla daha genç. 

Acaba kızlar benden 
bu yaşlı burnumla da 
hoşlanırlar mı. 

Ah, o kalpsiz orospuların 
sesini duyar gibiyim! 

"Çok hoş bi' herif ama 
burnu çok yaşlı."

............


şayet çekici olmayan
jopon kadınlar varsa
doğarken boğulmuş olmalılar.


RICHARD BRAUTIGAN


17 Eylül 2013 Salı

Arayan buluyor, inleyen ölüyor.

Sana bu mektubu 
annannemlerden yazıyorum Saliha.
Burada tane tane serilirdi
ufacık ev makarnaları
taşardı tülbentlerden.
Ateşe tutulup yolunurdu köy tavukları,
sabunlu bezler yapıp koyardı annanem
dedemin rakı masasına.
Her şeyi tamamsa şayet, abdestini alır
dururdu akşam namazına.
Gülerdi, söverdi dedem
şapka takardı.
İlaçları vardı sevdiği.
Ağladı mı, hiç görmedim.

Her şey ya eskiyor ya ölüyor
ama sevdalar kaçıp gidiyor sanki.
Ne ölüyor ne eskiyor.
Kayboluveriyor.
Anahtarlar, çakmaklar gibi değil üstelik.
Okul dönüşü çocuklar gibi.

Annanem sızlanıyor
”Adam karanlığı severdi,
Her arkamdan ışıkları kapardı.
Gitti bak karanlığa, ben şimdi hep
ışıklar açık oturuyorum.”

Alışıyor insan,
insan her şeye alışıyor Saliha, ne fena.
Dualar okunuyor çatısız evde de,
burger king’te de.
Çaylar tatsız poşetlerde.
Anılar hep megabayte.
Annanem diyor
”Hepimiz günahkarız oğlum
dil boşta dönüyor.
Arayan buluyor.İnleyen ölüyor.
Zaman bizi tanımaz.
Yıkıp geçecek hepimizi.”

Özlüyorum seni,özlüyorum ama bana yetiyor.
Rüyalarıma giriyor saçların bile.
Duvarlara çiviler çaktıydın.
Onlar bile düşüyor birer birer.
Saliha sen ne güzeldin.
Duvarlar bile durmuyor 
bıraktığın gibi.

Bembeyaz bir eşyaydı bu kağıt
annanemin derdine
ortak olayım derken
sen aklıma düşmeden biraz önce.
Elindeki kağıt benimkinden farklı.
Senin elindeki kağıt katlandığı için 
kendisini 3 eşit parçaya bölen çizgilere sahip,
bıraktığın izler de
öyle bende.
Ben ne kadar
dolsun istersem
bu kağıt o kadar dolacak.
Gerçi sen buna kızacaksın, bozulacaksın
yine benim istediğim oluyor diye.
Yine de bu mektup ikimizi 
zamanın dışında bir yerlerde birleştirecek.
Hani bir yaz sözleşmiştik,
sen Fethiye’den ayaklarını suya sokacaktın
Temmuz’un birinde.
Ben de Eminönü’nde iskeleden sarkacaktım
güya ayağımda terlikle.

Aynı evde ölmeyecez ya biz.
Sevdamız işte o zaman yarım kalacak.
Hangi evlerde ölürsek
o evler yıkılacak bir gün.
Ve hiçbir çocuk bizi hatırlamayacak
Bak bu gücüme gitti.

Annanem barbunya yapmış,
yemekle aran yok bilirim.
Barbunyaya bir şeker atılır
tat versin diye.
Bizimki şeker hastası ya
tatmadan yapıyor yemeği.
Unutuyor da bir yandan,
5 dakika önce attığı şekeri.
Sesimi çıkarmıyorum, yiyorum.
Kalanı da yanıma verecekmiş, kıyamam.
Görmeden gözleriyle 
hangi kabın kapağı hangisi diye
15 dakikadır arıyor.
Filmin sonunu biliyorum
yine de sessizce izliyorum.
Ali Simitçi görmüş sizi sahilde.
O herifle el ele.
Geldi anlattı işte böyle böyle.
Sen mutlu olunca
benim tadım kaçıyor nedense.
Hadi, çok şekerli barbunya neyse.

Bu mektubu sana yollayamam artık.
Kendime yazıyorum.
Naber Nadir:
İyi.
Sen iyisin.
İyi.

Buldu kabı.
Anaların anası.

Nadir oğlum,
öp annanenin elini.
Sarıl ona. Bi güzel kokla.
Sonra çık bu evden,
git hikayeli bir kadın bul.Gözünü seveyim
kapama ışıkları kendi arkandan.
Otur yataklara otur
eve gelince ışıkları açık bul..

Canavar Banavar, Ot Dergi 5