1 Ağustos 2019 Perşembe




Psikolog Kız Arkadaşımın Freud'dan Bihaber Oluşu Üzerine Notlar ve Bilinçlilik Merkezi Bulma Denemeleri


AN 1: Tanışma

Param yoktu. 
Üzerimdeki gömleğim üç gün önce yıkanmış ve üç gün önce giyilmişti. 

Çalıştığım kitabevine gelen aylık kargo; taşınması gereken kolilerin içleri: kitaplar, dergiler, oyuncaklar, hediyelik eşyalar ve üniversite hazırlık kitaplarıyla doluydu. Tüm bu kolileri depoya taşıyıp, gerekli olanları teşhir için raflara yerleştirdikten sonra, eve gitmek üzere yorgunluktan ruhumdan sıyrılabilecek bedenimi dizginleyip, iki hafta önce internetten tanıştığım ve daha önce beni gördüğünü öğrendiğim, psikoloji öğrencisi hanımefendi ile buluşmak için şehrin denize yakın bir semtinde kitap okumak ve seyrek yazdığım denemelerimi yazmak için sık sık gittiğim bara doğru yola koyuldum. 

Barın adı Rose idi. 
Hâl bu ki, sahibinin adı da Rose idi. 

İkinci eşi öldükten sonra miras kalan iki evi satıp bu müstakil evi almış, alt katını o dönem sık sık yattığı ahşap ustası Meksikalı Rico’ya bar olarak bilabedel yaptırmıştı. Barın üst katını da evi olarak kullanıyordu. Rico, genelde kış ayların da bara sarhoş gelir ve naralar atardı. Rose’da daimi müşterilerine onu attırır ve kapının önüne yerde ki su birikintisinin içine oturmuş ağlayan adamın yüzüne tükürüp tekrar içeri girerdi. Elli beş yaşında, hafif armut göbekli, kısa boylu, sarışın ve gençliğinde oldukça güzel olduğu izlenimi veren Rose; oldukça anaç ve saygılı idi. Geçmişte Londra’da reklamcılık yapan, bu gayet yumuşak yüz hatlarına sahip kadın, yeri geldiğinde hormonlarına karşı çıkamayarak korkutucu oluyordu. Bana karşı oldukça kibar ve hoş sohbet olan bu kadın; her gittiğimde içtiğim; sekiz kahverengi, yüzde 80ni pirinç ve yüzde yirmisi buğday olan kendi ev yapımı biranın dört tanesinin parasını ödetmez ve ona dandik bir şiir yazmam karşılığında yine ev yapımı, yüksek alkollü ve şekerli olan dut liköründen de istediğim kadar içmemi söylerdi. Nispeten utangaç olduğumu düşündüğü için reddetsem bile, küçük bir kaseye biraz likör doldurur, küçük bir bardakla birlikte önüme koyardı. Ben de, genelde boş olması için tanrıya yalvardığım cam kenarında ki karşılıklı geniş deri koltuğuma oturur, okumayı ve yazmayı bir kenara bırakıp; Rose’u -bar olanı- ve onun swing müziğine alışık, ritim duygusu olan müdavimleri; ilerleyen saatlerde, kanlarında yükselen alkol ve hoş muhabbetlerin salgılattığı serotonin sayesinde teatral bir cümbüşe dönüşüşünü izlerdim. 

İçeri girdim. 
Barın içine giren gün ışığı hüzmeleri sayılıyordu.
Yorgunluk hoop gitti.

Ama param olmadığı, Daniel’in birasını yudumlarken beni görüp el salladığı anda aklıma geldi.
Gülümseyen yüzüyle, “Hoşgeldin yakışıklı, geç otur hemen yerin hazır” dedi Rose. Hoşbulduk dercesine gülümsedim ve tuvalete gittim. Terli yüzümü ve koltuklarını yıkadım. Çıkıp, barın içinde kasanın yanında duran Rose’a yaklaştım. “Rose sana bir şey söyleyeceğim ama...” Rose kafasını kaldırdı ve bana fazla sevimli olmaya çalışarak gülümsedi ve “Keyfine bak yakışıklı” dedi. Ben “Hayır hayır!...” diyemeden yanımdan ayrılıp barda oturan bir müşteriyle ilgilenmeye başladı. Cam kenarında ki yerime oturdum. Rose, bana bir bira gönderdi. 

Saat yedi buçuk.
Kız gelmiş olmalıydı. Gün düşüyordu.
Geldi. 



R.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder